102X

Wednesday, May 24, 2006

Benjamin Franklin’in Londradaki Evinin Düşündürdükleri...

Benjamin Franklin’in Londradaki Evinin Düşündürdükleri...
20 Mayıs 2006, BABÜRce Zafer BABÜR


İlkokul kitaplarından hatırlarsınız hani fırtınalı bir havada nehir kenarında uçurtma uçuran 17. yüzyıl Avrupası giysileri içindeki adamı, o Benjamin Franklin’dir aslında. O uçurtma deneyi ile daha sonra paratoner olarak hayatımızın bir parçası olacaktır. IEEE nin meşhur logosu da o uçurtmanın sembolize edilmiş halidir. Amerikan 100 ve 1000 dolarının üzerinde onun resmi vardır. Benjamin Franklin sadece elektrikle değil bir çok konu ile aynı zamanda uğraşmış iyi bir yazar, bir devlet adamı, Ingilizlere başkaldıran Bostonlular için Fransız sermayesi ve ordusu ile çalışmış aynı zamanda Fransada bakan, diğer yanda Amerikayı kuranlardan biri olmuş farklı bir kişidir. “Balık ve misafir üç günde kokar”, “tasarruf edilen bir penny kazanılmış bir pennydir” gibi anekdotların kaynağı olan “Poor Richards Almanak” ın yazarıdır. Mucittir farklı icatları vardır. O zamanlarda metalurji bu kadar ileri değilken döküm sobalar ısı ile çatlayıp ortalığı duman içinde bırakırken onu icadı sobalar böyle değildir. Mesela nemli parmağın bardak çeperinde dolaşması ile oluşan tınılar ona ilham vermiş ve bardaklardan oluşan yarı mekanik bir armoni yapmıştır. Bu armonikayı çalacak kişinin sürekli parmağını ıslaması bir yandan da bardakları kendi ekseni etrafında çevirecek kolu düzenli döndürmesi gerekir. Bifocal gözlükleri de Franklin icat etmiştir. Tıp alanında ise hasta kardeşi için kolay katateri geliştirmiştir. Gün ışığından tasarruf için yaz saati uygulamasını o zamanlarda düşünmüştür. Kanal derinliklerinin otomatik ölçümünü yapacak sistemler tasarlamıştır. İlginç olan bir başka tarafı ise yaptıkları için patent almamış ürünlerin kamu malı olmasını sağlamıştır. Bunların bir çoğunu da Londrada yaşadığı evde gerçekleştirmiştir.

Geçtiğimiz aylarda Benjamin Franklin’in Londrada yaşadığı Covent Garden daki ev bir müzeye dönüştürüldü. Craven St. No 36 da 1730 da inşa edilmiş daha sonra farklı işlevleri taşımış bina yardımlarla ilk haline çevrildi ve herkesin ziyaretine açıldı. Bu merkezde artık bir güncel görsel-işitsel donanımla çalışan bir Öğrenci Bilim Merkezi var. Londraya eğlenmeye giden ICT ciler bir ara zaman bulurlarsa burayı da ziyaret etsinler zira Trafalgar meydanına çok yakın bir yer.

Şimdi gelelim başka bir konuya PaloAlto ya gidenleriniz vardır elbette burada da “Historical Landmark” denilen işaretlerle karşılaşmışsınızdır. Palo Alto da HP nin garajı mesela. Bu yörede bir de müze vardır San Jose Science Museum, benzer bir tanesi de Bostonda bulunur. Çocuklarınızı hafta sonu elinden tutup gezdirebileceğiniz yerlerdir bu yerler... Bu müzelerde gönüllü olarak çalışan bu müzeye bir kaç saatini veren orta ve üst düzey yöneticileri de görürsünüz...

Peki bizde böylesi yerler var mıdır? Ne tıp alanında ne mühendislik alanında böylesi yerleşkelerimiz yoktur. Istanbul Teknik Üniversitesi 1773 den beri ben varım der ama neden böylesi bir müzesi yoktur? İTÜ de kesinlikle çocuklar için bir mühendislik müzesi yapılmalıdır, hatta bu müzenin bir de kısa dönem yaz programı olmalı burada 101X seviyesinde çocuklarımıza mühendislik nedir, ne yapar dersleri bila bedel verilmelidir. Bunun mali destekçisi de özel ve kamu kurumları olmalıdır. Ne de olsa Cumhurbaşkanı da başbakan da bakanlar da bu okuldan zamanında mezun oldular.

Çocuklarımı hafta sonu götürebileceğim bir Bilim Müzesi istiyorum ve bu müzenin de İTÜ nün şehir içindeki kampusünde istiyorum...

Zora Düşen Şirket Nasıl Kurtarılır?

Zora Düşen Şirket Nasıl Kurtarılır?
03 Nisan 2006, BABÜRce Zafer BABÜR


Yıllar önce Stanford da vaka çalışması yapıyoruz. Hocamız Robert Burgellman (Kendisi ile Mayıs 11, 2006 da Istanbulda toplanacağız) Konularımızdan biri "Serengeti". Bildiğiniz gözlük şirketi...

Serengeti, asırlık Corning şirketinin bir bölümü olarak faaliyetine güneş gözlükleri ile devam eden cirosunun 60% ni ise otomobil sürücülerine hitap eden güneş gözlüklerinden elde eden bir şirket. O dönemde ABD deki analistler pazarı 4'e bölmüşler alt, orta,ortaüstü ve üst.

Gözlüğün satış fiyatı ve pazardaki yüzdesini ise aşağıdaki gibi ayırmışlar.
alt segment < 24.99 USD pazarın % 6 sı
Orta 25-49.99 USD pazarın %18 i
Ortaüst 50 – 74.99 pazarın % 48 i
Üst >75 USD, pazarın 28% i

Bu pazarda Ray-Ban pilotların ve erkeklerin, Vuarnet Kayak tutkunları ve hanımların, Oakley ortaüst ve üst segmentin hayli rekabetçi ürünleri.

Conning optik alanında çok güçlü bir firma ve kendi içinde bir bölüm olan Serengeti ise 1982 de şirketleşmiş ve hedefi hitech ürünleri premium fiyatla piyasada satmak. Öte yandan Conning'in şirket kültüründe bireye satış olmadığından Serengeti bu yapısı ile bireyden hayli uzak. Öte yandan volume satışları yaptığı OEM cileri iyi tanıyor. Beklenen oluyor ve sermaye erimeye başlıyor. Bunun sonucunda üretim hatlarından biri kapanıyor, aradan bir ay geçmeden ikincisinin kapanması gündeme geliyor, 1984 yılında ise bu işten tamamen çıkmak için karar veriliyor.

Tam bu sırada şirket içinde Zeki Mustafa ve arkadaşları yönetimin bu kararına karşı çıkıyorlar ve başarısızlığın asıl sebebinin ürün değil ürün konumlandırmasından kaynaklandığını düşünüyorlar. Bunun için yönetim kurulu ile görüşüyorlar kendilerine bir şans daha vermelerini talep ediyorlar. Kısa ve orta vadeli planlarını yapıyorlar. Buna göre alt segmentlerden çekilecekler, sadece üst segmente odaklanacaklar. Bu noktada şirketin "en iyi" leri şirketi terkediyor, geriye "orta" nitelikteki elemanlar kalıyor. Çalışan sayısı bir anda 135 den 35 e iniyor. Kalanlar ise Mustafa'ya inananlar oluyor. Mustafa nın ikinci kararı ise şirketin teknoloji odaklı şirketi olması gerektiği. "Ürünlerimiz moda değil, zaruretten dolayı alınmalı" diye düşünüyor. Ürün çeşitliliği de 253 den 53 e iniyor. Kulaktan kulağa reklamın daha ucuz ve etkin yöntem olduğunu benimseyen Mustafa toplumun "opinion leader"lerine ürünlerini ücretsiz veriyor. Kısa dönemli kararlarında ilk hedef maliyetleri indirmek ve stabil hale gelmeyi yerleştiriyor. Alt segmente hitap eden tüm envanteri satıyor, farklı yerlerdeki birimleri aynı çatı altına alıyor, ad değişikliğine gidiyor ve sonrasında "Serengeti Eyewear" olarak faaliyetine devam ediyor. "Corning" adından yararlanmayı ihmal etmiyorsa da "Corning"'in uzun süren toplantılarına katılmayacağını belirterek asiliğini ortaya koyuyor. IT, Üretim, Tasarım konularını tamamen dışkaynakla çözme yoluna gidiyor. Elemanları ile beraber heryerde yeralıyor, dolayısı ile sorunları kendisi de görüyor. Genel Müdür olarak zamanın 40% müşteri ziyaretlerinde, 40% tedarikçilerde ve sahadaki çalışanlarını ziyaret ederek geçiriyor. Seyahatte olmadığında sabah 07:00 de ofisine herkesden önce gelip, saat 19:00 da herkesden sonra çıkıyor ki düzen devam etsin. Sonuç: 1985 de ROE -104+% den 1991 de 39% e satışlar ise 5 milyon USD den 52 milyon USD ye çıkıyor.

İyi de biz gözlük satmıyoruz neden bunu yazdın diyenlerimiz olacaktır. Günün sonunda hepimiz bir ürün satıyoruz ya yazılım, ya donanım ya da çözüm. Türkiye IT piyasasında Emre Berkin'in söylediği gibi "satılmak istenen IT şirketleri gani, gani" peki bunlar neden satılmaya çalışılıyor çünkü dip toplam hala kırmızıda... Çünkü birçoğu NOYA Holding (Ne Olsa Yaparız Abi) in şirketleri olarak çalışıyor. Peki yukarıda anlattığımız bizimkilere çözüm olur mu? Yorumlarınızı/çözüm önerilerinizi bekliyorum...

Yenilikçi/Yaratıcı Kurum Olabilmek Kolaydır...

Yenilikçi/Yaratıcı Kurum Olabilmek Kolaydır...
09 Mart 2006, BABÜRce Zafer BABÜR


Kurumlar geçmişde yaptıklarından çok daha fazla yenilikçi olmak zorunda; güçlü tüketici, pazara yeni girenler, yeni teknolojilerinin etkileri, ürün ömürlerinin kısalması, jeopolitik dengesizlikler, küreselleşme... Sonuçta tüm bu etmenler nedeni ile kurumlar biteviye inovasyon (yenilikçilik/yaratıcılık) çalışması içinde olmak zorundadır.

Her sektörde lider kurumlar o sektördeki yenilikçi/yaratıcı kurumlar olmaktadır. Hatırlarsanız 80’li yıllardaki vaka çalışmalarında Amdahl, Texas Instruments, Kodak, Devry gibi şirketleri yenilikçi şirketler olarak bildik. Ertesi dekatta ise bu kurumlar yoktu ama başkaları onların yerine gelmişti; Southwest Airlines, e-bay, University of Phoenix... Aslında sorun yeni fikir üretmekte değil yeni fikirin ardından üretime geçen yatırımcıyı bekleyen tehlike kopyacıların varlığı... Yenilikçi olarak gelen şirketlerin fikirleri, uygulamaları kısa zamanda emtia haline dönüşüyor ve aradaki fark kolayca kapanıyor.

Yenilikçilik/yaratıcılık yakın zamana kadar bir sanat gibi düşünülürdü. Sayılamaz, ölçülemez... Yenilikçilik/yaratıcılık nasıl ölçülebilir, ya da sayılabilir, ya da nasıl hedeflenebilirdi? ArGe araştırmalarının cironun belli bir yüzdesi olması, bir önceki sene yapılan patent başvurusu sayısı, bir önceki sene piyasaya sürülen ürünün toplam satış içindeki yüzdesi, ArGe bölümü çalışanlarının öneri sayıları, akademik dergilerde yayınlanan yazıların sayısı... Gerçekten bunlar inovasyon kıyası (innovation metrics) olarak kabul edilebilir mi? Hiç yoktan iyidir de, kurumun yenilikçi/yaratıcı katsayısını gösterir mi? Bunlarla yapılan benchmark daha yenilikçi/yaratıcı hale gelmemizi sağlar mı?

Yukarıda sayılanların yanısıra aşağıda gruplandırılmış olan verilen kaynak, yetkinlik, liderlik, proses kapasitesi bir başka ölçüt olarak kullanılabilir.

1. Kaynak (anapara, kabiliyet, zaman)
Anaparanın ne kadarlık bir kısmı yenilikçi etkinliklere ayrılıyor? Fikir toplama havuzu nasıl çalışıyor? Kurum içinde müteşebbis ruhlu kaç kişi var? işgücünün % ne kadarı yenilikçi projelere harcanıyor? Geçen sene piyasaya sunulan yeni ürün, hizmetler nelerdi? Geçtiğimiz 3 senede piyasaya sürülen ürün/hizmetlerden ne kadar ciro elde edildi? Yeni fırsatların sektör büyüklüğü Euro/USD olarak ne kadar olabilir?

2. Yetkinlik
Çalışma gücünün ne kadarı için yenilikçilik/yaratıcılık performans hedefidir? Inovasyon üzerine eğitim almış kaç çalışanınız var (bir fikir için Pazar potansiyelini tahmin edebilme yetkinliği)? iş alanı bilgisi ve özgün yeteneklere haiz ne kadar çalışanınız var? Kaç kişilik “Inovasyon mentor” grubunuz var? inovasyonu desteklemek için hangi teşvik mekanizmasını kullanıyorsunuz? her gün kaç adet stratejik seçenek değerlendirildi?

3.Liderlik
Üstdüzey yöneticilerinin günlük operasyon dışında ne kadarlık bir zamanını yenilikçilik/yaratıcılık üzerine harcıyor? Yöneticilerinizin % kaçı yenilikçilik/yaratıcılık konsept ve araçları üzerine eğitimli? Geçtiğimiz 5,10,20 sene içinde kurumunuzun ana iş alanı kaç kez yeniden tanımlandı? varolan iş yapış şekliniz ne kadar sıklıkla yeniden değerlendiriliyor?

4. Proses
Şirket çalışanlarının geçen 3,6,12 ayda sundukları fikirler nelerdi? Pipeline a ne kadar fikir girdi? Bu fikir havuzunda doğan başarılı fikirlerin oranı nedir? Devam eden deney ve oluşumlar nelerdir? Fikirden ticari ürün olarak gerçekleşmeye kadar olan zaman süreci nedir?

Inovasyon konusu kimi kurumlar yıllardan beri başarılı oldukları bir alandır. Onların ölçüm soruları ise yukarıdaki soruların daha rafine edilmişleri olacaktır.

Tüm bunlara baktığınız zaman kurumunuzun ne kadar yenilikçi/yaratıcı olduğunu bulabilirsiniz. Hedefleri de bunlara uygun verdiğiniz takdirde kurumunuz yenilikçi/yaratıcı kurum olma yolunda hızla ilerleyecektir.

İki Ülkeden İki haber: Toprağın bol olsun Aibo... Geçmiş Olsun A...

İki Ülkeden İki haber: Toprağın bol olsun Aibo... Geçmiş Olsun A...
10 Şubat 2006, BABÜRce Zafer BABÜR


Sever miydiniz, hiç tanışma fırsatınız oldu mu? Aibo’dan bahsediyorum, hani şu Sony nin sevimli robot köpeği Aibo... Dünya üniversitelerinde yarışmaları yapılan oyuncak köpek Aibo... Sony ani bir kararla Aibo üretim hattını kapatıverdi. Toplam yaşamı 7 yıl kadar sürdü, gerçek köpek yaşamına göre 50 seneye yakın bir hayatı oldu Aibo nun.. 1999 dan bugüne değin 150,000 adet satan Aibo ların tanesi 2,000 USD civarında idi.

Sony nin 60 yıllık geçmişi donanım ağırlıklı iken bundan sonraki yolun yeni CEO ile beraber içerik olacağı sinyali daha önce verilmişti. Donanımda dünyanın lideri olan Sony de arık düşük fiyatlı Asya kökenli ürünlerle başedemeyeceğini anlayıp intellectual property tarafında yoğunlaşıyor.

Aslında karar o kadar da ani verilmiş bir karar değil, zira SONY içinde bu üretim hattı önceden tahmin edildiği kadar kar yapmıyordu ve stratejik önemini kaybetmişti. SONY nin bundan sonraki hedefi tüketici elektroniğinde Yapay Zeka uygulamaları olacaktı... Sony de diğer şirketler gibi faaliyet karı peşinde olan bir şirket ve tüm business linelarına aynı şekilde değerlendirmek zorunda; faaliyet karı, faaliyet nakdi ve ciro... Bu değerleri yerine getiremeyen Aibo bundan sonra kolleksiyoncuların raflarında yerini alacak. Belki birkaç oyuncak müzesinde de görebiliriz onu...

Kıssadan hisse, hiç bir şirket hiç bir ürününü hilal-i ahmer hayrına üretmiyor, pazarlamıyor. Önce üreteyim sonra müşterisini oluştururum, ya da her arz kendi talebini yaratır söylemi de kar, nakit, ciro üçlüsünü tatmin etmeye yetmiyor.

Rahmet Eylesin A..
Geçtiğimiz haftasonu Bayrampaşa mahallesinde mütevazi atelyesinde bilgisayar destekli makinalarında ihracat için çorap üretimi yapan gençler paydosun ardından ortalığı temizlemek için kalmışlar ki yanlarına iki kişi gelmiş, ihracatçı olduklarını ve çorap almak istediklerini söylemişler. Son hatırladıkları bu, zira gençlerden biri gözlerini açabildiğinde kendilerini çorap makinalarına bağlanmış ve kafalarında demir darbesi nedeni ile yarık ve her tarafın kan olduğunu farketmiş. Ertesi sabaha kadar bu şekilde kalmışlar. Hırsızlar makinaların bilgisayar kartlarını da sökmüşler... Şimdi bu hırsızlık kartlarını satın alacak olanlar acaba nasıl bir düzeni desteklediklerini biliyorlar mı? O kartların ne kadar kanlı olduklarını biliyorlar mı? Faturasız mal alanlar bunların hangi yolla kendilerine ulaştığının bilincinde mi?

Mühürden Elektronik İmzaya...

Mühürden Elektronik İmzaya...
16 Ocak 2006, BABÜRce Zafer BABÜR


İnsanoğlu varlığını dokümante ettiğinden bu yana günlük ticari hayatındaki işlemler için de kontratlar kullanmış. Insanlık tarihinde şimdiye kadar bulunmuş en eski kontrat günümüz Güney Irak sınırları içinde kalan bir bölgede gerçekleşen arazi satışı ile ilgili kontrat;

“Ilı-Eribu nun oğlu Sini İştar ve kardeşi Apil-li, Sini İştar ile Minaninin evine komşu, sokağa cepheli, Migrat-Sin oğlu Minaniye ait olup içinde hali hazırda evi olan 1/3 şar araziyi anlaştıkları fiyat olan 4.5 sekel gümüşten almışlardır. Minani’nin bu satışdan dolayı hiç bir hakkı kalmamıştır. Kralın huzurunda yemin ettiler. Tebet ayı, Büyük Karra-Şarma duvarı yılı.

14 şahit adları ve imzaları”

Bu sözleşmenin tarihi MÖ 2000 yıllarına rastlıyor. Yine bilinen bir başka sözleşme ise esir satışına ilişkin ve MÖ 2300 yılına ait.
Bu sözleşmeler modern zamanın standart sözleşmelerinde olması gereken ögelerin hepsini taşıyor; tarih, taraflar, değiş tokuşun şekli, ve hepsinden önemlisi şahit imzalar. Mamafih bu imzalar yaş kil üzerine bastırılan üçgen biçimli işaretler olsa da günümüz imzaları ile eşdeğer işleve haizler.

Hergün onlarca imza atıyoruz; mektuplar, çekler, faturalar, teslimat makbuzları, sözleşmeler vs. Ama gerçekten kağıdın üzerindeki o mürekkep izinin ne anlama geldiğini o an düşünüyor muyuz?
“Imza” kelimesi Arapça kökü “meza” yani “zaman” dan geliyor. Ingilizce “Signature” ise Latincedeki “Signare” kökünden gelen “Signum” dan geliyor yani “işaret”.

Hukuksal olarak bakıldığında işaretimizi, izimizi farklı nedenlerden ötürü belgelerin üzerine ekleriz.

Seremoni ya da Tören: Imza gerektiren birçok belge büyük ya da küçük montanlı parasal hareket içerir. Bu tip işlemlerde tören talep edilmesinin nedeni ise işlemin önemini vurgulamak ve hukuki olarak geçerli kılmak içindir.

Delil: Bir belgeyi imzaladığımızda onun üzerinde kendimize ait belirgin bir iz bırakırız. Imzalarken “tebelluğ ettim”, “okudum” vb kendimize ait kelimeler de kullanırız.

Onay: Kişinin işareti genelde o dokümanı, içeriğini ve hukuksal yaptırımını onayladığının ifadesidir. Yani kısaca bu belgede söylenenleri kabul ediyorum anlamına gelir.

Lojistik: Bir belgenin imzalanması paranın el değiştirmesi, malın sahip değiştirmesi vb bir seri işlevi de beraberinde getirir. Bir belgenin imzalanmaması ise yukarıda anılan işlemlerin olmamasını sağlar.
Imzayı genelde bir kişinin adı gibi algılasak da genelde böyle gerçekleşmeyebilir. Bir filmde aktör kocaman bir X harfi ile belgeleri imzalıyordu. Kimi zaman bilgisayara resim olarak kopyalanmış imzalar bilgisayar tarafından üretilen faturaların üzerine eklenir. Hatta banknotların üzerinde Merkez Bankası başkanının matbaa da oluşturulmuş imzası vardır. Bunun dışında mühür ya da soğuk damga da hukuk sisteminde imza olarak kabul edilir. Büyükninemin kadife kesesinde sakladığı pirinç mühürü çocukluğumdan kalma anılardan biriydi ve ninem onu her türlü resmi işinde kullanırdı.
Dolayısı ile imza ister kişinin adı, ister X, ister mühür, ister soğuk damga olsun hukuki açıdan farketmiyor. Önemli olan, o kişinin o belgede yazanları kabul ettiği ve işlemlerin başlamasına onay verip vermediğidir.



Neden Sayısal Imza?
Malum Internet hepimizin hayatına öyle ya da bu şekilde girdi. İşimizi yapabilmek için her geçen gün daha fazla sistemde “Online” olmamız gerekiyor. Her gün eskisinden daha fazla belgeyi sayısal olarak üretiyoruz, sayısal olarak işliyor ve sayısal olarak saklıyoruz. Bu şekilde gelişen iş dünyasında belgelerin elektronik olarak imzalanmasının işlemleri hızlandıracağı kesinlik kazanınca sayısal imza da hayatımızda yerini aldı.
“Islak Imza” (wet signature) kalem ve mürekkeple kağıt üzerine atılır ve yüzyıllardır yukarıda belirtilen işlevleri yerine getirir. İmzalayanın kimliği ya şahit (ve/veya noter) huzurunda onaylanır ya da elyazısı uzmanlarının onayı ile gerçekleşir. Belgenin aslı geçerlidir fax ya da kopyası ile geçerli olamaz. Islak imza her zaman geçerli olarak kabul edilir, ancak şüpheli durum olduğunda kontrol edilme gereksinimi doğar.
Sayısal imza için onay standartları ise çok daha fazladır. Alınan ya da gönderilen verinin herkese açık olan bir ortamda değişime uğramamasının sağlanması gerekir.
Sayısal İmza Nedir?
Sayısal imza nedirden önce “sayısal imza ne değildir?” ile başlamak belki daha uygun olacaktır. Sayısal imza hiç bir şekilde kişinin el ile atılmış imzasının uzantısı değildir. Bazılarımız elektronik pad üzerine imza atmışızdır bu şekilde imzamızın resmini sisteme vermişizdir, bu sadece sayısallaştırılmış imza olup sayısal imza değildir. Sayısal imza karmaşık (complex) algoritmaların meydana getirdiği şifreleme teknolojisini kullanarak oluşturulmuş sayılar serisidir. Yani belgenin içeriğinin şifrelenerek saklanmasıdır.
Sayısal teknolojinin arkasındaki matematik 70’li yıllardan bu yana hayli kullanılıyorsa da günümüzde PKI olarak kısaca anılan Public Key Infrastructure frameworkunun kullanılması ile yaygınlaşmıştır.
PKI Nedir?
Açık Anahtar Atyapısı ya da kısaca AAA olarak da bilien Public Key Infrastructure (PKI) sayısal imza endüstrisinde çalışan şirket, insan ve teknolojileri birlikteliğini ifade eder ki bunlar da:
Kişinin kimliğinin teyidi
Sayısal Sertifikaların üretilmesi ve yönetilmesi
Kişinin Sayısal Sertifikasına anahtar kodunun ilişkilendirilmesi
Anahtar (Key) kod ve şifreleme teknolojilerinin güvenliği
Altyapının desteklenmesi ve yaygınlaştırılması
PKI teknolojisinin kalbi Asimetrik kriptolojidir. Birçok kripto yöntemi günümüzde simetric teknolojiyi kullanir. Asimetrik kripto, private ve public key olarak iki farklı anahtarla çalışır. Her iki anahtar farklı işler için kullanılır.
Private key özgün matematik fonksiyonları ile üretilmiş uzunca bir sayıdır. Private Key sayısal imza oluştururken kullanılan ana ögedir. Oluşturan kişiye ait olup, kesinlikle gizlidir ve kişiye özeldir. Zira kişiyi tanımlar. Private key genelde password ile korunur ve USB token veya kart üzerindeki smart card üzerinde saklanır.
Public key diğer bir kişinin kendisine gönderilen belgeyi ve imzayı doğrulamada kullandığı ikinci uzun sayı dizisidir. Private Key ve Public key matematiksel olarak birbirleri ile ilintili olsalar da Public Key den Private Key üretmek imkansıza yakındır.
Private Key ve Public Key beraber birçift oluştururlar. Public Key sayısal sertifika (“digital certificate”) oluşturulduğunda açık anahtar haline gelir. Sayısal sertifikayı bir nevi “imzalama lisansı” gibi düşünülebilir. Public Key de yeralan bilgiler
Sertifika sahibinin adı
Sahibi hakkında detay bilgi (e-mail, şehir, ülke vb)
Sahibine ait Public Key
Sertifikanının oluşturulduğu tarih ve son kullanım tarihi
Sertifkayı veren makamın Onay damgası (bir başka imza)
Sayısal imza Certification Authority (CA) olarak bilinen merci tarafından oluşturulur. PKI endüstrisi CA lere sertifika oluşturma, iptal etme, yeniden oluşturma, sertifika sahiplerinin kimliklerini onaylama gibi konularda yetki vermiştir. CA ler pasaport, ehliyet, kimlik vb konularda sertifika oluşturmadan önce o kişilerin doğrulamasını da yapar. Dolayısı ile sıklıkla denetçilerin denetimine tabi olmak zorundadırlar.
Private Key ve Public Key sayısal imza oluştururken nasıl kullanılır?
Sayısal imza teknolojisinin özü evrak her ne olursa olsun 1 ve 0 dan oluşan sayılardır. Dolayısı ile her türlü matematiksel işlem bunların üzerinde yapılır.
Proses önce imzalanmamış evrak ile başlar:
1. Sayısal Belge imzalanmaya hazır hale gelince, bu belgenin sayısal kodları “HASH” fonksiyonu denilen özgün bir matematiksel işleme tabi tutulur. Bu şekilde belgenin “parmak izi” oluşturulur. Kısaca buna “message digest” da denir.
2. Belgenin parmak izi ve Private Key ikinci bir işleme tabi olur ki buna imza fonksiyonu denir. Bu işlem belgenin parmak izini Private Key ile şifreleyerek sayısal imzayı oluşturur. Sayısal imza belgenin parmakizini içeren Private Key ile kilitlenmiş sadece Public Key ile açılabilen bir kutu gibi düşünülebilir.
3. Sayısal imza orjinal belgenin içine eklenir böylece sayısal imzalanmış belge oluşturulmuş olur.
Public Key Sayısal Imzanın Doğrulanmasından nasıl kullanılır?
Sayısal belge imzalandıktan sonra ilgili kişilere gödnerilebilir. Sayısal imzalanmış bir belgeyi alanın ilk yapacağı iş bu belgenin ve imzanın gerçek olup olmadığını kontrol etmektir. Geçerlilik kontrolünde belgeyi imzalayanın bu belgeyi imzalama hakkının olup olmadığı ve belgenin kendisinde bir değişiklik yapılıp yapılmadığının kontrolü gerçekleştirilir.
“Validation process” sayısal belgenin imzalanması ile başlar:
1. Orjinal belge ve sayısal imza birbirinden ayrılır. Orjinal belge aynı HASH fonksiyonu kullanılarak belgenin parmakizi oluşturulur.
2. Imzalayanın sayısal sertifikası CA’in online repositorysinden edinilir. Bu sertifika imzayı atan kişinin Public Key’ini içerir. Public Key sadece Private Key ile imzalanmış belgeleri açmak için kullanıldığından doğru anahtarın kullanılması kritik bir noktadır.
3. Public Key sayısal imza ile imzalanmış belgenin açılması için kullanılır böylece orjinal dokümanın parmakizi açığa çıkar.
4. Açığa çıkan parmakizi ile belgeden oluşturulan parmakizleri karşılaştırılır. Geçerli dosya için bu iki parmakizlerinin birbirleri ile birebir aynı olması gerekir. Eğer imzayı oluşturan PrivateKey mesajı açan Public Key in çifti değilse, belgede değişiklik yapılmışsa imzalı döküman geçersiz hale gelecektir.
5. Eğer her iki parmakizi (message digest) birbirinin aynısı ise imzalanan belge hukuki ve meşru kabul edilecektir.
Böylelikle sayısal imza tüm gerekleri yerine getirmiş; belgeyi imzalayan kişiyi, belgeyi tanımlamış, ne imzanın ne de belgenin sahte ya da değişikliğe uğramamış olduğunu teyid etmiştir.

Sayısal Imza ve Doğrulama Ne kadar Güvenlidir?
PKI ile ilgili herşey – dijital sertifika, Public Key, İmza ve Hash fonksiyonları herşey Public yani “herkese açık”dır. Gizli olan bireye ait olan Private Key dir. Private Key PKI altyapsında “tekerleğin dingil çivisidir” aslında, doğrulamanın çalışabilmesi için olmazsa olmazıdır. İmzalayanın “Private Key” si gizli kaldığı sürece tüm işlemler güvenlidir.
Private Key nin güvenirliği üç şekilde yitirilebilir ki
1. Private Key’nin sahibi bunu bir başkasına verir (kasdi ve bilerek veya başka bir biçimde)
2. Kullanıcının bilgisayarına girmiş kötü niyetli bir yazılım tarafından Private Key ele geçirilebilir
3. Kriptoanalizi sonucu Private Key oluşturulur
İlk senaryo en fazla olma olasılığı olan bir senaryo olup aynı zamanda kolaylıkla engellenebilir bir durumdur.
Mesela, sayısal imza sahibini arayan biri aşağıdaki şekilde konuşabilir
"Merhaba, Ahmet Bey. Ben Zeki Yandım Tubitak’dan. Geçtiğimiz gün fırtınada hatlarımıza yıldırım düştü ve tüm serverlarımız yandı. Backuplardan geri yükledik, mamafih sizin sayısal imzanızı doğrulamak zorundayız. Rica etsem private key inizi şu mail adresine gönderir misiniz?” Elbette Ahmet Bey, telefondaki kişiye cevabı “nazik bir teşekkür” olmalı ve anında CA i arayıp durumdan haberdar etmeli.
CA hiç bir zaman hiç bir şekilde “private key” i talep etmez. Private key hiç bir şekilde ne eşinize, ne arkadaşınıza verilmemelidir.
İkinci olasılık ise yazılım vasıtası ile Private Key nin kötü niyetli kişilerin eline geçmesidir. Bu da ancak kötü niyetli kişilerin sitelerinde Private Key inin kullanımı ile mümkündür ki bunu da önlemenin yolu imza yazılımlarınının güvenilir kaynaklardan temin edilmesidir.
Son olasılık ise kriptoanalizi ile private key oluşturulmasıdır ki Private key nin yapısı gereği bu da hemen hemen imkansızdır.
Kabul edilebilir güvenlik sınırları nerede başlar nerede biter? Örneğin masaj odasında kullandığınız kasalar ne kadar güvenlidir? Standart kombinasyon kilit 3 sayı ve 40 farklı pozisyondan oluşur bu da yaklaşık 64000 kombinasyon demektir ki her kombinasyonu 15 saniyede oluştursanız 11 günde dogru kombinasyona ulaşabilirsiniz.
Sayısal imza 1,024-bit şifrelemeyi kullanır. Private Key sonuçta “1” ve “0” dan oluşan 1024 lü serilerdir. Kombinasyonu iki olasılıklı 1,024 pozisyonlu bir sistemde toplam 1.8 x 10308 (18 E+307) olasılılkla karşılarız. Bu sayıları analiz edip ortaya çıkarmak varolan bilgisayar sistemleri ile dünyanın yaşı kadar bir zaman gerektirecek. Güvenlik danışmanlarına göre kişi “private key” sinin önemini bilip ona göre sakladığı müddetçe güvendedir.

Sonuç:
Eski zamanlardan günümüze insanoğlu farklı imleri imza olarak kullanmış, yeri gelmiş ıslak kil tablete demirden çivi ile kendine has işaretin izini bırakmış, yeri gelmiş demirden yapılmış silindiri döndürüp kabartma şekil çıkartmış, papirüsün üzerine çizgiler çekmiş, yeri gelmiş sıcak balmumu üzerine elindeki yüzüğün izini çıkartmış... Dünün standartı beyaz kağıt üzerine siyah çini mürekkebi idi zaman –her zaman olduğu gibi- değişiyor.
Belge işlemede “kağıt standartlarının” yeniden nasıl yazılıp uygulamaya geçeceğini bilgi çağında hep beraber görecek ve uygulayacağız. Bilgisayarlaşma daha önce görmediğimiz anında iletim, değişken arşiv ve saklama, zahmetsiz kopyalama gibi nimetleri bize sunarken, Sayısal Imza yüksek güvenlik standartları ile bize daha nice kolaylıklar sunacak gibi görünüyor.

Google ve RISK! Piyadesiz Savaş Kazanılmaz..

Google ve RISK! Piyadesiz Savaş Kazanılmaz
26 Aralık 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


Risk ile tanışmamımız 80li yılların başına rastlar, lisans eğitiminden sonra burslu olarak ABD ye gittiğimiz yıllardı. Akşamları tüm öğrenciler yurtta bir araya gelir ve “board game” denilen oyunlar oynardık. Böylesi akşamların birinde RISK diye bir oyun getirdiler. Bu savaş oyununun kuralları basit ve kesindi.

Altı kıtada 42 parçaya bölünmüş Dünya siyasi haritasının üzerinde bir ülke alıyor, zar atarak silahlanıyor ve komşu ülkelere saldırıyordunuz. Kimi arkadaşlarımız ise aralarında birlikler oluşturup diğerlerine saldırıyordu. Bu Askeri strateji oyunu 50 li yıllarda Fransız film yönetmeni Albert LAMORISSE tarafından geliştirilmiş sonrasında yeni dünyada Parker Bro-Hasbro tarafından pazarlanan 2-6 kişi arasında oynanan bir oyunmuş. Risk oyununun yıllar içinde farklı sürümleri çıktı; Futurist Risk 2210 , Mitolojik RiskGodstorm, Sadece kıta Avrupa için Castle Risk Lord of the Rings hikayesinden sonra Ortaçağı hedefleyen Risk:Lord of the Tings Trilogy, Star Wars ‘ın I, II ve III cü bölümlerini kapsayan Star Wars Risk:The Clone Wars Edition…
O zaman insanların bir araya gelip karton üzerinde oynadıkları oyun artık Google’ın bize sağladığı haritalarla internet üzerinden oynanabilen bir oyun haline geldi.
Bu oyunun farklı bir sürümünü yapabiliriz diye düşünüyorum. Mesela 100 yıllık meteorolojik kayıtları alarak bunu harita üzerine işleyebiliriz, nehirlerin rejimleri hava durumları, yerel unsurlar… Savaş simulasyon yazılımlarını üretmeye çalışıyoruz Google map den neden yararlanmıyoruz? Üstelik şimdilik(!) ücretsiz…
Üstelik gerçeğe oldukça yakın bir ortamda. Artık dağlık, ovalık askeri alanları rahatlıkla görebiliyorsunuz. Mevsimsel şartları oyuna anında yansıtabiliyor. Yani Fizan’a saldırmak istiyorsunuz ama askerleriniz böylesi bir mevsimde öylesi ortamlarda daha once olmadığı için zor duruma düşebilir. Beklenmedik meteorolojik koşullar karşınızda olabilir. Denizlerde giden filonuzun başına gerçek zamanlı işler gelebilir.
Bu yazımı geçtiğimiz yaz yazmış ama yayına çıkması zaman aldı, dün gelen bir haber bu düşüncemde yalnız olmadığımı ortaya koydu. New Delhi mahreçli haber Hindistan parlemantosunun da bu konuda hayli duyarlı olduğunu ve Google ile masaya oturacağını söylüyordu. Hatta Hindistan sırf bunun için Devlet bakanı Prithiviraj Chavan’ın balkanlığında bir danışmanlar grubu oluşturulmuş bile.
Malum savaşlar hala piyade ile kaybediliyor ya da kazanılıyor. Ne dersiniz var mısınız böylesi bir yazılımı oluşturmaya. Epey emek isteyecek bir oyun ama müşterisi bol olur diye düşünüyorum…

MySQL'in kalbi Oracle'ın elinde

MySQL'in kalbi Oracle'ın elinde
25 Kasım 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


Açık kaynak kodu olarak piyasada varolan Finlandiyalı yazılım firmasi Innobase, Oracle tarafından satın alındı. Innobase'in "database engine"'iIsveç yazılım firmasının ürünü MySQL in kalbi olması nedeni ile bu satın alma ayrı bir önem taşıyor.

Yaklaşık üç hafta MySQL 5.0 ı gerçekleştiren İsveç firması bundan sonraki sürümlerinde aynı açık kaynak kodunun yeni versiyonlarına ulaşamayacak gibi görünüyor. Her ne kadar InnoDB "storage engine" transaction bazlı uygulamaların gözdesi olsa da bu satın alma sonrasında Oracle'ın hangi pazarı hedeflediği de ortaya çıktı. MySQL in piyasadaki yükselişi ve gelecekte olası bir rakip olması bu sayede önlenmiş oldu. Bu durumda MySQL’ın önümüzdeki yıl içinde yeni bir "storage engine" ile çalışması gerekecek. Zira Oracle MySQL’e Innabase’in yeni “release”lerini vermeyecek.

Oluşturulduğu günden bugüne değin MySQL internet üzerinden 1 milyondan fazla “download” edilmiş. MySQL; HP, DELL ve Novell gibi kurumlarla anlaşmalar imzalamış ve yazılımı onların kanalından dağıtımını sağlamayı uygun görmüştü.

Türkiyede de özellikle küçük işletmelerin gözdesi haline gelen Linux/Windows-MySQL-PHP üçlüsü, enterprise yapılarda da kendine yer bulmuştu. PostGre ile kıyaslandığında kimi özellikleri açısından başlangıçta zayıf kalan MySQL daha sonrasında anılan özellikleri de bünyesinde geliştirmişti. Internet üzerinden ücretsiz indirilebilmesi, fazla kaynak kullanmaması, kurulumu ve işletiminin kolay olması açısından bir çok solo programcı ve yazılımevi tarafından tercih edilen bir yazılım ürünü idi.

Oracle hatırlanacağı üzere PeopleSoft, JDEdwards gibi büyük firmaları da aldı. Buna rağmen Oracle'ın elinde şu anda hem kendi ERP si hem de diğer ERP leri duruyor... Bütün bunları tek bir potada zaman içinde eritmeyi düşünüyorsa da şimdiye değin gözle görülür bir gelişme olmadı. Innobase’i aynı son bekler mi?

Neden IBM, HP ya da Novell bu denli Linux’a ağırlık verirken MySQL’i ya da Innobase’i satın almadı sorusu zihnimi de kurcalıyor bir yandan...
Ama en önemlisi stratejik ortakları seçerken, bu anlaşmaları imzalarken çok dikkatli olunması gerektiği bir kere daha bu örnekle anlaşıldı.

Sahibinin Sesi Köpekli Marka Plaklardan Internet Üzerinde MP3 parçalarına...

Sahibinin Sesi Köpekli Marka Plaklardan Internet Üzerinde MP3 parçalarına...
02 Kasım 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


Gelecekte müzik endüstrisi sadece hizmet sektörü gibi çalışacak. Dilediğiniz güfteyi dilediğiniz bestekara besteletip, şarkınızı internet üzerinden sipariş edecek, istediğiniz kişilere istediğiniz defa dinletilebilir olarak gönderebileceksiniz... Tüm bunlar MP3, “Digital Right Management” yazılımları ve Internet sayesinde olacak.

78 devirli plakları hatırlıyorum, her yüzünde tek bir şarkı olan ve bandrol pulu yapıştırılmış Galata-Tünelden satın alınmış plaklar. Babamın gençliğinde biriktirdiği plaklar... Ardından 60 lı yılların ortalarıydı sanırım, yurtdışından müzik dolabımız geldi... Biz 45 lik leri dinlemeye başladık yine bir yüzünde tek bir şarkı ama artık plaklar plastik, kağıttan mamul zarfları ise renkli idi. O hışırtılar yoktu ses daha net ve stereo idi... Ardından 33 devir LongPlay (LP) ler geldi, plastikler büyümüş her iki yüzünde yine birer hit şarkı diğer şarkılar ise dolgu malzemesi satış fiyatı 10 USD civarinda... O zamanlar DJ lik moda idi, discolarda LP ler çalıyor, tek şarkılık LP ler özel olarak DJ ler için üretiliyordu... Zaman geçti kaset çalarlar yayıldı. Plak yapımcıları kasete ağırlık verdiler. LP fiyatına satılıyordu kasetler.
Derken ABD... Balmumundan yapılmış kayıtları görüyorum müzede... California Berkeley’de çocuklar “House Music” yapıyorlar. On dolara kasetlerini satıyorlar. Yaptıkları müzik gerçekten farklı, ama bu çocukları sadece bilenler alabiliyor. Türkiyenin ya da Dünyanın herhangi bir yerindeki kişinin bunlara ulaşmasına imkan yok... Laser Diskler, CDler derken MP3 ve internet üzerinden müzik eserlerinin indirilip bilgisayar ortamında dinlenmesi başladı...

Hatırladığım Yeşilköy de yabancı bir plak fabrikası vardı tren yolunun hemen yanıbaşında, kamyonları vardı, depoları vardı, çalıştıkları plakçı dükkanları vardı. Müzik oluşturuluyor, dağıtılıyor, depolanıyor, satılıyor ve tüketiliyordu. Yerel sanatçıların ulusal pazarda satış yapması tanınması epey zordu. Öte yandan öylesi yerel sanatçılar vardı ki ulusal pazarda bilinen sanatçılardan çok daha fazla satıyordu kasetleri... Pazarlama için eskiden radyo ve konser gibi araçların yanına TV, internet gibi kanallar da katıldı. Müzik endüstrisi; fabrikası, taşıma ve saklaması, dağıtımı, tanıtımı ile başlı başına bir endüstri idi.

Müzik Endüstrisi artık farklı bir yere geliyor. Eskiden “satış kabiliyeti” olmayan şarkıcı/grup için plak/kaset yapılmazken artık gruplar kiraladıkları stüdyolarda kayıtlarını yaptırıp bu kayıtları internet üzerinden kitlelerin beğenisine sunuyorlar, bunun için ne fabrika, ne dağıtım kanalı gerekiyor. Artık şarkısı milyon kere indirilen de, şarkısı birkaç kez indirilen de aynı internet ortamında... Internet üzerinde bulacağınız müzisyenlere bestelettiğiniz ve yine internet üzerinde bulduğunuz saz takımına icra ettirdiğiniz müzik parçalarını yine Internet üzerinde bulunan ortamlarda kitlelerin beğenisine sunacaksınız. Parçanızı “download” edenler sizin eserinizi her dinlediklerinde “kuruşlar” mertebesinde ödemede bulunacaklar ve bu “kuruşlar” bu eseri oluşturan her ilgiliye belli oranlarda “sayısal haklar yönetimi” yazılımı uyarınca dağıtılacak...

Linux üzerinde .NET Programı:MONO, Google ve Microsoft

Linux üzerinde .NET Programı:MONO, Google ve Microsoft
14 Ekim 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


Google tarafından desteklenen MONO yazılımının bu sene LosAngeles’da Microsoft tarafından düzenlenen PDC de Birds-of-a-feathers (BOF) toplantısına katılımı gerçekleşemedi. Oysa BOF Microsoft PDC05 INETA (International .NET association) tarafından destekleniyordu

Şimdilerde internet üzerinde Miguel ICAZA MicroSoft’un PDC de kendisine özellikle yer vermediğinden bahsediyor, bloglarına yazıyor. Ne derece doğru MicroSoft gerçekten böyle yapmış mıdır?
Mono Projesi ile .NET istemci uygulamaları Microsoft, Linux ve Mac OS X üzerinde çalışabilecek. Dolayısı ile bir rakip daha mı oluşuyor yoksa bir balon mu bu da? .NET ciler uygulamalarını Linux üzerinde çalışsın diye düşünürler mi?
Miguel Microsoft’un özellikle PDC de yasaklandığını söylemesi ne kadar gerçekçi. Öte yandan “Birds of a Feather” (BOF) programına katılacak olanlar sanal mahalleli (“comunity”) tarafından öneriliyor ve oylanıyor. Mono projesi ise De Icaza’nın blog kayıtlarına göre MicroSoft platformunda önerildiği halde BOF da hiç yeralmadı. MicroSoft ise binlerce öneri arasından seçilemediğini söyledi. Toplantıda kendine yer bulamayan MONO’cular ise PDC salonlarının yanında toplantı düzenlediler.
Sonuçta .NET üzerindeki uygulamaların sayısı hayli fazla. Linux üzerinde ise henüz o denli uygulama yok. Diğer bilgisayar şirketleri BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) ülkelerinde Linux üzerinde uygulama yazılımlarını geliştirmek üzere ücretsiz geliştirme ortamları sağlıyorlar. Pazar payını artırmak için yapılacak bir başka seçenek ise varolan .NET uygulamalarını Linux üzerine kaydırmak, hatta daha sonra bunları JAVA ya çevirmek. Tahmin edileceği üzere projenin ardında yalnızca Miguel ve MS in tahtına göz diken GOOGLE yok. Sessiz ortaklar Windowsun pazar payından pay almak istiyorlar ve Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’de bu konuda çalışmalarını daha da yoğun biçimde sürdürecekler.
Not:
Üniversite yıllarında idim, bir kız öğrenci USC nin Trojan heykelinin önünde bangır, bangır bağırıyor: Ben diyor, ben Kızılderili olduğum için hocam bana taktı. Gülüp geçiyorum. Matematikde PhD öğrencisi hocasının kafasını jeolog çekici ile kırıyor “qual exam”den geçirmedi diye… Bu olayların ardından biraz çekindim, çünkü burası yaban ellerdi kırık verdiğin bir öğrenci önünü kesebilirdi. Gece yarısı eve telefon eden öğrenci beni akşam yürüyüşüne çıkarmak istedi, zira bütünlemeye bırakmıştım… ‘78 de ITU de Analiz dersine gelen bir öğretim görevlisi de benim onun dersindeki uygunsuzluğumu kağıdımı yok ederek beni yola getireceğini düşünmüş ve bunu eyleme dökmüştü. Gerçi yıllar sonra kendisini okuldan uzaklaştırmışlar “sexual harrasment” dan kin tutmamam gerektiğini bildigim halde, memnun olmadım desem yalan olur… Bir şekilde hep diğeri haksız...

Devlerin Savaşı. IBM Microsoft'a karşı

Devlerin Savaşı. IBM Microsoft'a karşı
06 Eylül 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


15 Ağustos günü IBM tarafından yapılan açıklamaya göre, IBM Microsoft ürünlerinden ziyade “open Standard – açık standart” yazılımlarını destekleyecek. IBM in risk sermayesi grubu yöneticileri de “open standard” yaklaşımının kişilerin hem kalplerine hem düşüncelerine hizmetten kaynaklandığını belirtirken Microsoft’un ise “open standard” konusunda gönüllü olmadığını vurguladı.

IBM kendi ürünlerinin dünyada daha fazla kullanılmasını teşvik amacı ile kısaca BRIC ülkeleri olarak bilinen Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’deki yazılımcılara IBM in ürünlerini bilabedel veriyor.

IBM’in böylesi bir yolu seçmesinin nedeni ise Brezilya, Çin gibi ülkelerin open-standard işletim sistemleri ve uygulamalarına yönelmesi. Özellikle de Brezilya’nın 2 milyon adet “PC Connectado” projesi ile düşük gelirlilere Linux işletim sisteminde çalışan PC’ler verilecek olması, Çin’in Çin’de iş yapacak yazılım firmalarını sınıflandırırken uyguladığı “yerli”, “yabancı” ve “tercih edilen yabancı” yazılım firmaları olarak yaptığı üçlü sınıflandırması etkili. Zira “tercih edilen yabancı” olabilmek için Çin’de yerleşik şirketler Çin’den kazandıklarının yüzde 50’sini yine Çin’de harcamak zorundalar. Öte yandan Çin 2010 yılına kadar halen kullandığı MS Windows ve Office uygulamalarından tamamen çıkmak yolundaki kararını da uyguluyor. Çin’in ardından Güney Kore ve Japonya’da da benzeri kararlar gelecek gibi görünüyor.

IBM in hedefi gelişen pazarlara yeni ve ucuz uygulamalarla girebilmek ve bunun için 1 milyar USD yi bütçelemiş durumda. Geçtiğimiz sene BRIC de 4 milyar USD ciro ile yüzde25 cirosal büyüme yakalayan IBM
Önümüzdeki üç sene için de aynı büyüme oranını sürdürmeyi bütçelemiş durumda.

IBM destekli 40 kadar sanal atölye (workshop) ile uygulama geliştirenler uzaktaki ülkelere ulaşabilecek ve uygulamalarını daha ucuza pazara sunabilecekler. Sanal atölyeler geliştiricilere PC’lerinden web konferans seçenekleri ile uzaktan eğitim sunacak.

IDC raporlarına göre 2008 yılında dünya genelinde 15 milyon profesyonel yazılım uzmanı olacak ve bunların çoğu Çin ve Hindistan’daki yazılım geliştiriciler olması bekleniyor. Geçtiğimiz sene BRIC ülkelerinden 400 yazılım geliştiren IBM in bu programına dahil olmuş durumda.

IBM in geliştirdiği “Global Solutions Directory” altında 6,000 kadar Linux uygulaması yeralıyor. Tüm bu uygulamalar bağımsız yazılım geliştiriciler (ISV) tarafından geliştirilmiş olan uygulamalar.

Bu şekilde IBM uygulama pazarında da pazar payını artırmayı hedefliyor.

BT İngiliz iç çamaşırlarına girdi.

BT İngiliz iç çamaşırlarına girdi.
22 Ağustos 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


2001 yılında Arabistan çöllerinde gezinen Ingiliz askerleri bundan yıllar önce aynı yerlerde savaşan arkadaşları kadar olamadılar. Zira askerlerin büyük çoğunluğu bakteriyel sorunlarla karşılaştılar.

Çöl sıcaklarında özellikle bacak aralarında oluşan bakterilerden bunalan askerlere çözüm nanoteknolojiden geldi. Ingiltere Savunma bakanlığı yeni geliştirdiği bir dokuma tipi ile artık askerlerin bacak aralarında bakteri oluşmasını ve dolayısı ile kaşınmayı önleyecek. Ingiliz ordusunun “her asker kendi iç çamaşırını getirir” söylemi de bu sayede bitiyor zira bakanlık bütçesinden kadın/erkek unisex iççamaşırı askerlere sağlanmış oluyor. Askere gidenlere analar iççamaşırı biçemeyecek ya da hazır almayacaklar.

Yetkililer antibakteri çözümünü ise iç çamaşırı fiberlerinin arasında gümüş parçacıkları karıştırarak sağladıklarını açıkladılar. Bundan sonra korkum o ki birkaç gram gümüş için almak için çamaşırlar kaybolmaya başlayacak.

Yeni çöl takımı içinde 572 dereceye kadar sağlam kalan altı kauçuk ayakkabılar, çepeçevre güneş gözlükleri, hafif miğfer ve asker sandaletleri var.

Bakanlıktan bir yetkilinin açıklamasına göre Ingiliz kuvvetleri “Bu donanım sayesinde Iraktaki çöl koşullarından, şiddetli yağmurlar altındaki Brunei’ye, kara kış altındaki Balkanlara kadar her yerde dünyanın en iyi donanımlı askerleri olacak” Görünen o ki Ingiliz kuvvetleri dünyanın çok farklı bölgelerinde
faaliyet gösterecekler.

Öte yandan önümüzdeki 50 sene içinde savaşlar petrolden değil su’dan çıkacak. Mark Twain’in dediği gibi o zaman şimdikinin aksine “alkol içmeye, su ise kavgaya” neden olacak... Bu durumda çöllerde savaşacak askere gereksinim herhalde olmayacak

İnsanlara RFID yerleştiriliyor

İnsanlara RFID yerleştiriliyor
08 Ağustos 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


Guantanamo dan önümüzdeki günlerde serbest bırakılacak tutukluların serbest bırakılma yerleri Afganistan olacak. Bu kişilerin vücutlarının kendilerince görünmeyen bölgesine bir pirinç tanesi iriliğinde RFID tag takılması sayesinde bunların ne zaman nerede bulunduğu rahatlıkla izlenebilir bu şekilde de ilişkiler yumağı daha rahat çözülemez mi?

Hayal gibi geliyor degil mi? Warwick'in "Bu adam Siborg" mu yazımda
Ingilterede neler yaptığını okuyanlarımız hatırlar. Evet RFID tagi kendi
bedeninize koyabilirsiniz.

ABD de Harvard Medical School, Beth Israel acil servisinde çalışan Dr.
Halamka için benzeri bir projeyi gerçekleştirdi. Halamka nın sağ koluna
yaklaşan RFID okuyucusu 16 rakkamdan oluşan güvenlik numarasını ekranında
gösterebiliyor. Teknoloji FDA (food and Drug Administration) tarfından
Kasım 2004 de kabul gördüğünden bu yana farklı uygulamalar da gerçek hayatta uygulamaya alınmaya başlandı.

Lokal anestezi yapıldıktan sonra bir şırınga yardımı ile kas arasına enjekte edilen RFID tag, alerjik reaksiyon göstermediği müddetçe orada kalıyor. Enflamasyon riskinin çok az olduğu bu sistem sayesinde artık kişinin sağlık dosyasını yanında taşıması gerekmiyor çırılçıplak olsa bile her türlü veri kasının içinde gömülü duruyor.RFID taginin kas içinde seyahat etmesi ise mümkün değil kas dokusu bu pirinç
tanesinin hareketini engelliyor. Halen Halamka'nın kolunda kullanılan RFID tag kendisine 15 cm öteden sinyal verildiğinde çalışmaya başlayan tip. Dolayısı ile burada söz konusu olan radyasyon miktarı da en az seviyede.Uygulama alanları arasında kronik hastalar ve askerlerin olması muhtemel olduğundan bu uygulamada her askerin kolunda yeralacak bilgiler sayesinde metal künye taşımaya gerek kalmayacak.
Halen 1,000 kişide uygulama alanı bulan bu taglerden 200 tanesi ABD nin arkabahçesinde yaşayan ama gündüz ABD de çalışan Meksikalı işçilerde. Tag halen milyonlarca evcil hayvana uygulanan tag ile aynı yapıda olmasına karşın çalışma frekansında cüzi bir fark var. Yaklaşık 10 yıldır varolan teknoloji yeni yeni insanların üzerinde deneniyor.
16 digit kimlik numarasının şifrelenmiş olmaması ise bu verilerin başka
kişiler tarafından da okunmasına olanak verecek. Mesela RFID kullanan
supermarket gibi bir alışveriş merkezinde dolmakalem alan bir müşterisine özel olarak indirim yapıp refill kartuşları özel fiyatla sattacağını PA sistemde yayınlayabilecektir.
Öte yandan bu tip uygulamalara karşı çıkanlar anılan etiketlemenin 20.
yüzyılda insanların kollarına "J" dövmesi yapmaktan farkı olmadığını
söylüyorlar.

Pentagon Kesenin Ağzını Simulatörler için Açıyor...

Pentagon Kesenin Ağzını Simulatörler için Açıyor...
31 Mayıs 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


Yıllar öncesinde kamyoncuların grevinin Güney Amerikadaki bir ülkede yönetim değişikliğini gerçekleştirmesinden önce modelin MIT de canlandırıldığını dinlerdik. Sim City gibi simulatör oyunların da oradan türediğini söylerlerdi. Hatta Kuzey Amerika destekli olarak devrilen liderin doktora çalışmaları sırasında bir nasyonal-sosyalist olduğu ve PhD çalışmasında Hitler hayranı olduğu daha sonra düşüncelerinin değiştiğini anlatırlardı.

Medyanın bu denli zengin ve yaygın olmadığı, ekonomilerin dış ülkelerle bu denli içli dışlı olmadığı dönemlerde sadece yerel değişkenlerle işleri idare etmek kolaydı sanırım. Oysa gelişen teknoloji sadece kontrol ve komuta edenlerin elinde değil, aksi unsurların da eline geçmeye başladı ve onlarda teknolojiyi çok verimli kullanmaya başladılar. Bu da kontrolü gittikçe güçleştirdi.

Geçtiğimiz yıllarda kimi az gelişmiş ülkelerde başgösteren çöküşü önceden görememeleri tahmin edememeleri Dünyaya pahalıya patladı oysa ABD Savunma Bakanlığı buralarda neler olabileceğini olayların nereye gidebileceğini kestirmek ona göre önlem almak istiyordu. Sırf bu yüzden bu dönem modelleme yazılımları için üniversitelere araştırma fonu ayırdı. Dünyanın 193 ülkesinin sürekli detaylarının girildiği ve incelendiği bir kontrol merkezi “business intelligence” programı gibi “what if” senaryolar üretecek geçmiş dönemde yaşananların ışığı altında gelecek tahmin edilmeye çalışacak. Her ülkenin aynı standartlarda defterlerini tuttuğu bir XML –EDI ortamda düzenli olarak beslenecek bu sistemle risk santralizasyonu kolay olabilir mi? Düşünün bankacılık sisteminde ya da para transferi yapan küçük şirketlerin tüm kayıtları merkezde toplanıyor, arkada çalışan bir yazılım patternleri kavramaya çalışıyor. Tutar, kişi, bölgeler arasında analiz yapıyor, daha önce hiç gerçekleşmemiş ama birden zuhur eden ve beli bir çevrim ile devam eden para transferleri, enflasyon, deflasyon, borsa, faiz, issizlik, M1, M2 vs verilerinin online olarak işlendiği bir veritabanı uygulaması. Merkezde çok sıkı olan güvenlik kuvvetlerinin varlığına karşı sınır kapılarında güvenliklerinin giderek azaldığı bir ülke kontrol masasında oturan kişiye işlerin terse gittiğini olası teröristlerin yakında buralarda cirit atacağını ekranda beliren sarı ışıkla uyaracak, memurda üstlerine haber verecek böylece 193 ülkenin uzaktan kontrolü ve güvenliği sağlanacak.

Bu siparişi alan MIT nin Middle East Programı, programın yöneticisi aynı zamanda MIT de Teknoloji programında da yönetici. Öte yandan kimi siyasi bilimler düşünürleri bilgisayar modellemesinin herhangi bir yararı olacağını düşünmüyorlar. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur, ya da ortak düşmana karşı iş birliği geliştirmeyi sonradan tekrar birbirlerine düşman olmayı nasıl modelleyecekler diye sorguluyorlar. Oysa yeni dönem yazılım ve donanımları aynı anda çok kaynakdan veri toplayıp bunları analiz edebilecek yapıdalar.

Bu seferki simulasyonun sonuçlarını bakalım nerede ve nasıl göreceğiz?

İşşizlikte İş Nasıl Bulunur?

İşşizlikte İş Nasıl Bulunur?
27 Nisan 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


Birinin kendisini satması zor iştir, o yüzden sanatçılar, sporcular, şarkıcılar hep ajanslarla, menejerlerle çalışırlar. Peki teknik adamların neden böyle satıcıları olmaz? O zaman kendinizi abartmadan gerçek özelliklerinizle satmayı deneyin.

Genç bir arkadaşımızdı kendisinin deyimi ile zurnanın son deliği iken iyi sıçrama yapmış ve yine genç yaşlarda yönetim kurullarına çıkmıştı. Onu diğerlerinden ayrıcalıklı kılan neydi derseniz, teknik bilgisinden ziyade satış becerisi idi. Malum tavuk bile yumurtlarken reklam yapıyor siz de yapacaksınız.

Ürünü tanımak gerekiyor öncelikle, bunun için ben neyim diye sormak lazim. Heybende neler var önce onları bileceksin, sonrasında bu girmek istediğin gruba bunlarla nasıl faydalı olursun onu sunacaksın. İyi satıcıların cemiyet ilişkileri gelişmiştir. Sizin yeteneklerinizi pazarlayacak olanlar sizi en yakından tanıyanlar olacaktır, yani patronlarınız, elemanlarınız, arkadaşlarınız.

Öte yandan kimi organizasyonlar kişilik testlerine umut bağlarlar; ruhani ve maddi insanlar orta sahada top döndürüp eğlenenler, ileride her fırsatı bekleyip gole çevirenler, sayılarla uğraşanlar, insanlarla hoş sohbet edenler gibi farklı gruplara dahil ederler.

Deneyimli satıcı müşterisinin sadece bir ürün almadığını soruna çözüm aradığını bilir. Eleman alırken de öyle onun belli soruna çözüm olması için alırsınız. İşletme de ayrıca söyledikleri bir söz vardı, “onların ne aradıklarını, neye ihtiyaçları olduğunu keşfet ve onlara onu sun” Bu da görüşmelerin ana noktalarından biri.

Satışın en basit kuralı, karar veren kim, diğer insanlarla dansetme, doğrudan onunla görüş...
Görüşmelerde bu biraz daha farklı uygulanırsa da görüşmeye gidenin bu anahtar kişilerin gereksinimi hakkında yeteri kadar bilgi toplaması gerekir. Hiç bir zaman görüşen kişiyi seviyesi ve pozisyonu ne olursa olsun hor görmemek gerekir.

İyi satıcılar engelleri aşar, görüşmenin son aşamasında nerede olduğunuzu bu işin nasıl finalize olacağını kibarca sorun cevap gelecektir. Engelleri aşmanın bir yolu da onların engel olduğunu kabul etmek onun için çözüm sunmaktır.

Oltaya düşürmeye çalışmayın, bir kere ilişki bozulursa bir daha zor düzelir. Istanbul gerçekten küçük bir Pazar. Eğer kendinizi resumenizde farklı gösterirseniz er ya da geç bu ortaya çıkar ve bu etiket sizinle her tarafa gelir. Hani sicile yazılır derler ya sayfaları olmayan ama herkes tarafından okunan bir deftere kayıt düşer.

Nasıl ki demir tavında dövülür, görüşmeden “evet” cevabı da zamanında alınır. Insanın kendi niteliklerini pazarlaması belki de en zor işlerden birisidir. Hele hele böylesi bir pazarda. En iyi taktik nedir derseniz, görüşecek kişi ve iş hakkında yeteri kadar bilgi toplayın ve dürüst olun. Onlar olmazsa o onların problemi olsun. Kolay ve de rast gelsin...

Pentagon’dan Dumanı Üzerinde Sipariş Var!

Pentagon’dan Dumanı Üzerinde Sipariş Var!
06 Nisan 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


Pentagon özellikle dünyanın tüm konuşma dillerini anında tercüme edecek ve yazılı hale getirecek sistemler arayışındaymış (projenin kod adı sert rüzgar) yani Speech to Text yazılımları arıyormuş. Kimi yazılım devlerine de tüm dillerde yazabilecek yazılımlar geliştirmesi önerisinde bulunuyorlarmış.
Kiminin çılgınlık dediği bir durum sözkonusu. Malum her telefon konuşmasını kaydedip dinlemek gereksiz çöp yığını oluşturmak ama şüphelilerin telefonunu dinleyip bundan bilgi çıkarmak ise ciddi bir entelajans işi ve de analistlerin görevi.
TV yayınlarından, radyo dalgalarından, telefon konuşmalarından (VoIP biçilmiş kaftan), internet üzerindeki konuşmalardan veri toplamaya çalışacaklar. Uydu üzerinden yayın işleri daha basitleştiriyor. Istasyon şeflerinin işleri daha kolaylaşıyor sanırım. Mart ayında bu istemini ciddi ciddi ifade eden Dışişleri bir donanım arayışı içinde olduğunu belirtmiş, Başkan Bush’a sunduğu raporda da detaylarını sunmuş. Örneğin Arapça yayın yapan radyonun yayını anında bu sistemden geçirilip İngilizceye çevirilecek daha sonra algorithmaları kullanan sistem sahadaki erin bile bu bilgiden yararlanıp çabuk karar alabileceği bir yapıyı sunacakmış
Davulun sesi uzaktan hoş geliyor, bu sistemi bugünden yarına yapmak o kadar kolay değil. Özellikle çalıştığım bir konu olduğundan aksan farklarını sistemin algılaması “fat” yazılımları oluşturuyordu ki bu da gücü yüksek donanımları gerektiriyordu. Günümüzde İngilizce, Almanca gibi batı dillerinde “speech recogniton” kontrollü ortamlarda bile (haber spikerleri) 10 kelimeden 9 unu algılayabiliyor. Yazılımın güvenirliği doğal konuşma ortamlarında ise ciddi anlamlarda düşüyor. Hele birbirini iyi tanıyan iki kişinin konuşmasını düşünün, bir de bunlar arasında kuş dili konuşuyorlarsa gel de çık işin içinden. Pentagon’un istemi ise halen %95 güvenirlik.
Tabi böylesi bir yazılım için MicroSoft un artık o dilde kaç adet satarım diye bir bakış açısı olmayacak. Dünyanın bir çok ülkesindeki dillerde yazılım üretmesi istenebilir. Lazca Word, Zazaca Word, Kürtçe Word yakında piyasada olur mu dersiniz?
Yıllar öncesinde Digital Ispanyolca-İngilizce için bu sistemi geliştirmişti. Ardından on-the-fly tercüme işi ile Telekom operatörleri ilgilendiler. Biz de MSM de iken Delphi ile GeVeZe diye bir proje hazırlamıştık, sanırım bizim yazılımı raftan indirip incelemek zamanı geldi galiba. Lehçe, ağız, aksan bu işin içine girecek dilbilimciler ve programcılar bir süre birlikte çalışacaklar gibi görünüyor.

Para nerede?

Para nerede?
09 Mart 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


PC satışlarındaki kar marjının %2ler civarında seyretmesinden bunalan PC satıcılarına HomeTheater ve Homenetwork’e yönelmelerini tavsiye etmiştim birkaç yıl öncesinde. 90’lı yılların ortasından itibaren bu işin bir “commodity” işine döneceği sinyalleri geliyordu zaten. Büyük firmalar birleşti, 5 segmentli bir ortam oluştu, büyük mağazalar kendi adlarına PC yapmaya başladılar. Malum, Migros bile PC satmaya başladı...

Şimdi de 2006 dan itibaren HDTV (High Definition TV) satışlarının artacağını ve kitlelerin HDTV alacaklarını bununla beraber evlerinde MediaCenter kuracağını buna bağlı cihazları ve hizmetleri satanların karlı olacağını düşünüyorum.

Bu arada HD DVD yarışında Sony Blu-Ray mi yoksa Toshiba HD DVD mi kazanacak sorusu bir zamanların Betamax, VHS çarpışmasına benziyor. Sony %19 Toshiba ise %5 ile pazarda varlığını gösteriyor. Yalnız zaman içinde nasıl ki dominant Betamax yokoldu bu sefer de olabilir mi sorusu hala piyasada mevcut.

Media Center olarak tanımlanan ve evin her tarafına içerik dağıtan network cihazlarında ise başı kimin çektiği hala belli değil ve 2007 ye kadar böyle devam edecek. Ama kesin olan bir nokta var ki o da eskiden gramafon, sonrasında radyo, daha sonra TV setleri evin başköşesinde yerlerini almışlardı bundan sonra Media Center donanımları artık başköşeye kurulacak...

Piyasanın bilinen ismi Windows XP Media Center ise teknik açıdan hala bazı özellikleri içinde bulundurmadığından lider olarak görülmüyor. Bunların arasında yeralan bir tanesi “user friendliness” Microsoft’u epey üzeceğe benziyor. Mamafih böylesi bir eksiğe rağmen Microsoft Media Center cihazları arasında tepeye gidecek bir ürüne benziyor. Özellikle MicroSoft’un bayilerini nasıl desteklediği ve Türkiyedeki ilişkilerini gözününe aldığımızda Türkiye pazarında MS in sorunu olmayacak gibi görünüyor.

ABD’de ise Xbox üzerinde Linux çalıştırmak isteyen bir grup müteşebbis ise geçmiş dönemde yarışmalar açmış böylece MS in donanımı ve marketdeki yaygınlığından yararlanmaya çalışmıştı.
Benzeri çalışmalar Türkiyede de olur mu derseniz, ne de olsa kopyacıyız olur derim.

Diğer yanda ise Apple’ın kullanıcı arayüzü kolaylığı ve kalitesi ile gelen I-POD/I-TUNE çılgınlığı var, bir I-POD media center cihazı olur mu derseniz şu an için mümkün değil hem de tasarımın özü bireyselliğe yönelik idi. Apple tasarımlarında bir başka özellik ise kimi donanımlarını 3rd party dedğimiz kurumlara bırakmaları Belkin örneğindeki gibi. Öte yandan Apple in bilgisayarlarının başlıbaşına bir PC den ucuz media center olması ve kullanıcı kolaylıkları ise düşünülmesi gereken bir konu. Bir MiniMac tasarımı ya da özgün bir meida center cihazını Apple üretirse pazardan büyük pay alır. Türkiyede ise bunun pazarlamasını kendi kanalları üzerinden yapacak olan Bilkom Arçelik/Beko bayilerinde bunu pazarlayabilir tabii..

Yeni oluşan dalgada Vestel nerede yeralacak? Donanım olarak patenti kendisine ait bir ürünü geliştirmeyeceğini ama Uzakdoğudan “me too” ürünlerinden kendi markası ile çıkacağını düşünüyorum.

Samsung, Sony, HP, Microsoft hatta Intel evinizin oturma odasında başkonuk olmak için yarışacaklar. Bu yarış sayesinde PC ciler eğer doğru rüzgarı arkasına alırsa önümüzdeki dönemi kazançlı kapatacakdır.

Bir arkadaşım deyişi ile satırlarıma son vereyim; hepinize kolay ve de rastgelsin...

GarantiBank Adını Kullanan Sahtekarlıklar:

GarantiBank Adını Kullanan Sahtekarlıklar:
06 Şubat 2005, BABÜRce Zafer BABÜR


Yıllar öncesinde kredi kart yolsuzluklarında Israel’in adını çok görürdüm. Otellerin ön büroları özellikle uyarılırdı Israel bankalarının kredi kartlarını kullananlara dikkat etsin diye. Italyadaki “merchant” slipleri birkaç kopya yapmakda çok usta idi. Ülkemizde de yaşanıyor nitelikli hırsızlıklar; banka müdüründen, köşedeki marketin tezgahtarına, bilgisayar önündeki genç öğrenciye kadar birçoğu finansal sahtekarlıklar yapıyorlar.


IT birikiminin yaygınlaşması ve bilginin “commodity” haline gelmesi internet üzerinde sahtekarlıkların artmasına neden oldu. Dünya üzerinde enerjilerini fazla harcamadan diğer insanları kandıran, soyan, aldatan varlıkların sayısı her geçen gün artıyor. Eskinin Sülün Osmanı gözünü para hırsı bürümüş “uyanık” lara köprü, cami gibi unsurları satardı. Ama şimdi kredi kartınızı çalan, ATM kartınızı kullanarak sizin paranızı cebine indiren varlıklar var ortada.


Citibank adına İngilizce gelirdi böylesi mailler posta kutuma. Artık Garanti’nin de adını kullanarak Türkçe gelmeye başladılar. Türkiyede yıllar öncesinde gelen bir turistin takside unuttugu Gold American kartını şoför aramış taramış ve turistin kendisine vermişti, ve gazetlere çıkardı bu manşetten. Oysa şimdi hele bir kaybedin anında kartınıza yükleniyorlar.


Garanti adına gönderilen mailin birinde sizden kredi kart şifreniz, bankacılık bilgileriniz vs her türlü bilgi isteniyor. Üstelik söylemde çok ilginç:


“MasterCard ve VISA firmalari 2005 yilinda birlesmis olup butun bankalara bir bildirimde bulunulmustur. Bankamiza bagli olan butun kredi kartlari yeniden bilgi guncellemesine girerek yeni MV kredi kartlari 3 ay sonra dagitilmaya baslanilacaktir. Lutfen asagida verilen web adresimizden bilgilerinizi guncelleneyiniz yada gerekli islemler icin Garanti Bankasi Istanbul Merkez subemize yazili dilekce ile islemlerinizin yapilmasi icin basvuruda bulunun...
Eger yukarida yazili olan link calismiyorsa lutfen asagidaki linki kullaniniz:


http://63.247.135.182/~garanti/kredikartlari/guncelleme/index.php


Bir başka gönderimde ise:
“Garanti bankasi yeni yilda Turkiye genelinde YTL islemlerinizi ucretsiz olarak otomatik olarak yapmaktadir. Hesabinizla ilgili islemleri otomatik olarak yapmak icin asagida belirtilen Garanti Bank YTL Guncelleme sayfasi uzerinden veya Garanti Bankasi Levent subemizden bilgilerinizi teyit etmeniz gerekmektedir. Bu islemlerinizi yaptiktan sonra hesabinizdaki YTL bakiyeniz otomatik olarak ekstre ve bonus puanlariniza islenicektir...


Eger yukarida yazili olan link calismiyorsa lutfen asagidaki linki kullaniniz:
http://206.125.217.56/ytl/guncelleme/sistem/garanti/index.php


Türkçeleri kıt bu korsanların yazım şekline bile biraz dikkat etseniz bunların sahtekarların işi olduğunu anlayabilirsiniz. Ama bu denli yoğunlukta kimin aklına gelir. Korkum o ki bunların bilgisayar okur-yazarlığını yaygınlaştıkça nitelikli ahlaksızlar da iyice artacak.

IBM PC dünyasından çekiliyor mu?

IBM PC dünyasından çekiliyor mu?
04 Aralık 2004, BABÜRce Zafer BABÜR


Geçtiğimiz Cuma günü (3 Aralık 2004) HP ve DELL yöneticileri mutluluktan havaya uçmuşlardır herhalde. Zira IBM gittikçe karlılığı düşen PC arenasından çekildiği haberleri gazetelerde yeraldı.
Çin’in en büyük PC üreticisi olan Lenovo’ya (önceki adı ile Legend) PC grubunu devretmeyi düşünen IBM’in ardından PC fiyatlarında nasıl bir değişiklik olacağını kestirmek kolay, fiyatlar daha da düşecek. Daha önceki yazılarımda da söylediğim üzere “commodity” haline gelen bu ürün grubunda kar marjı daha da azalacak, katmanın en altında yeralan her ülkenin merdiven altı üreticileri bu işlerden artı değer kazanamayacaklar onun yerine HomeTheater gibi katma değerli ürünlere dönecekler.
90’lı yılların başında kendi PC lerini “O bir Amerikalı” diye tanıtan, onlar ürünlerini Taiwan’dan getiriyor biz ise Avrupa’dan Amerikadan diye sürekli eğitilen satıcıları bir süre sonra bu şiarı bırakmışlardı. Bu haberle ne düşünecekler dersiniz? Ya PC satış kadroları ne olacak? Şirketler dünyasında Dell’e göre daha fazla yeralan HP bundan ne kadar etkilenecek? Peki bu durumda borsadaki yatırımcısı IBM hisselerinden vazgeçebilir mi? Bu dönüş kimlerin hisse değerlerini artırırı kimlerinkini düşürür?
Öte yandan yıllardan beridir “sağlam ve güvenilir” görüntüsü ile pazarda yeralan THINKPAD serisi ne olacak dersiniz? Sulandırılmış bir sürümle gelir mi dersiniz Çinli üretici fiyatlarını düşürebilmek için?
IBM yine mainframe yapısına dönüşün olacağını düşünüyor bu yüzden elindekileri modası geçmeden satmaya mı çalışıyor dersiniz? Belki “corporate world” da, onbeş sene önce olduğu gibi 3,000 USD'lik PC ler yerine sadece “browser” u olan ekranlardan ve merkezi sunuculu sistemlerle donatılak.
2005 yılı stratejilerinizi yeniden gözden geçirmeniz gerekir mi dersiniz?

ABD'de başkanlık seçimi ve e-sandıklar

ABD'de başkanlık seçimi ve e-sandıklar
25 Ekim 2004, BABÜRce Zafer BABÜR


Teknolojinin oluşturulduğu merkezlerden biri Kaliforniya. Bir yanda özel uçaklar diğer yanda en son mode tech donanımlar... Seçimler ise hala kağıt oy pusulası.. Geçtiğimiz Nisan ayında Diebolt un e-sandık sistemini standartlara uymadı diye geri çektiren eyalet de Kaliforniya... Oysa ki yıllardan beri finans dünyasına ürün geliştiren, ATM üreten bankalar tarafından yıllardır kullanılan sistemleri tasarlayan üreten bir müessese neden bu kadar basit bir sistemi gerçekleştirememişti ki?


ABD hükümeti yaklaşık 4 milyar USD lik br bütçe ayırdığı halde neden kimi eyaletler seçimleri hala 1950 lerin "slot machine" benzeyen makinalarında yapmaya halen tercih ediyorlar?


Sıradan ABD linin teknolojiye çok uzak olmasından mı, bu sistemleri almaya karar veren eyalat çalışanlarının kapasitelerinin yetersizliği mi, yoksa sistemleri tasarlamakta gecikmiş büyük şirketlerin pazardan pay kaybetme korkuları mı? Nedir bu sistemleri günümüzde sırdan birer ünite olmaktan çıkaran?


ABD de her eyalet kendi sistemini seçerken kimi eyaletler ise metropole belediyelere bile bu seçim hakkını tanıyor. Dolayısı ile bizdeki gibi bir Yüksek Seçim Kuruluna bağlı birkaç bürokratın karar alması gibi bir konu söz konusu değil. Bu da her yerleşkenin farklı bir sistemde oylama mekanizmasını seçmesine olanak getiriyor.


Kaliforniya seçimlerinde her şehir ya da belediye aynı anda seçim sandıklarında oy kabul edemedi. San Diego daki bir sandık resmi açılış saatinden ancak dört saat sonra açıldı. Kimi makinalar kendisini yeniden kapayıp açmak zorunda kaldı ve bildiğimiz pencereli görüntü ekranları doldurdu. Bunun üzerine San Diego, San Joaquin, Solano şehirlerinde tam testten geçmeyen onay almamış makinaların kurulmasından dolayı Diebolt ın başı bir müddet ağrıdı.


E-seçim sadece ABD de sorun olarak görünmüyor bunun dışındaki ülkelerde de sorun var ama bunlar bize kadar ulaşamıyor. Örneğin Hindistanda yerel gazetelere yansıyan e-seçimdeki bir çok hile haberi ne CNN e ne de BBC nin yayın listesine giremedi.


Kısa bir süre sonra ES&S in Venezuella da kullandığı (satışı Madrid,Ispanyadaki Sistemas SA yapmıştı) ve daha sonra Florida da kullandığı sistemde de %6 hata ile çalıştığı anlaşıldı. Venezuelladan ise hiç bir ses duyulmadı.


Irlanda da yapılacak elektronik seçimler ise açık sayıma olanak vermediğinden ve yazılım üreticilerinin sürekli release ve patch yüklemelerinden dolayı ertelenmek zorunda kaldı.


Hollandada tamamen açık kaynak üzerine yapılmış yazılım seçimlerden önce sınanmış ve sertifikası alınmış yazılımla aynısı olmadığı için kullanılamadı.


Fiziksel olarak donanım ve yazılımın güvenliği ise Virginia da sorun oldu. Texaslı WINvote makinalarının %1 hata ile çalışması bozulan makinanın dışarıda tamir edilip geri kurulması yüzünden şüpheye düşen vatandaşlar bu sistemden uzaklaştılar.


En kötüsü ise seçim süresi sona erdiğinde merkeze transfer edilmesi gereken veriler serverda Denial-of-Service saldırısı oluşturdu.


İşin bir de komedi tarafı vardı ki o da e-sandık üreten WINvote un sitesinde sandık başkanı ve üyelerine hitaben söylediği "eğer e-sandık ilk açılış sırasında donarsa", "master verileri almazsa", "sandık kapanırken oylar sayılmazsa" duyuruları. Alenen hatasını söyleyen bir sistemde sıradan Amerikalı oy kullanabilir mi?


Seçim sistemlerinin en büyük özelliği oyların gizli, sayımın ise açık olması ve gerektiğinde oyların teker teker fiziksel olarak sayılabilmesidir. Aksi takdirde oylar satılabilir, değiştirilebilir. Tabii burada özellikle küçük yerleşim birimlerinde oyların nasıl verildiğini tahmin etmek zor değil. Hatta ülkemizde seçmen sandıklarının bölgelerinin nasıl yeniden yapılandırıldığını çok partili sisteme geçtiğimizden bu yana duyarız. (Türkiye ve e-seçim için lütfen http://inet-tr.org.tr/inetconf8/sunum/esecim-zbabur.doc linkine bakınız )


Önümüzdeki ay Nevada'nın bazı yerleşim birimlerinde kağıt oy pusulasu kullanan e-sandık kullanımı olacak. Yalnız bu makinalar POS makinalarının kullandığı cinsden rulo kağıt kullandığından seçmenin gizliliği bir şekilde korunmamış olacak. Basit bir biçimde rulo kağıdın otomatik bıçkı ile kesilip kutuya düşmesi paryatif bir çözüm olarak kullanılabilir mi bunu da önümüzdeki ay göreceğiz.


En büyük çatışma ise sistemde denetim için fiziksel izin olması gerekip gerekmediği konusunda çıkıyor. Kimi uzmanlar buna gerek olmadığını EFT sayesinde yüzünü hiç görmediğimiz paraların bir hesaptan bir başka hesaba encryption teknikleri ile rahatlıkla gönderildiğini söylerken diğer kesim ise oy vermenin bir kere olduğunu ve geleceklerin mahvedilmesinin birkaç byte işi olduğunu söylüyorlar. Üstelik fiziksel olarak varolan paranın tek kopyası sistemde dolaşıyor.


UC öğretim görevlisi Dr. Chaum ise kişilerin oylarının sayılıp sayılmadığının internet üzerinden yapılabileceğini bunun için sistem geliştirdiğini ve denetimin bireye verilmesi gerektiğini savunuyor. Chaum'un sisteminde de kağıt ortadan kalkmasa da denetim bireye verilmiş oluyor.


ABD deki başkanlık seçimibe Dünyanın birçok ülkesinden gözlemciler katılacak ve özellikle gözler e-sandıklar üzerinde olacak. Viyana'dan çalışan Organization for Security and Co-operation'ın 55 üyesi ABD seçimlerinde gözlemci olarak yer alacak. Türkiyeden kimlerin katıldığını bilmiyorum ama özellikle tek bir şirketin ya da eyaletin e-sandığına bakmazlar umarım. Ve yine umarım ki gözlemlerini kamuouyu ile paylaşırlar, devlet sırrı olarak saklamazlar.

Büyük lokma ye, büyük laf söyleme

Büyük lokma ye, büyük laf söyleme
08 Kasım 2004, BABÜRce Zafer BABÜR


Aradan geçen yıllar insanları bazen ben nasıl olmuş da bunu söylemişim dedirtir. Baktım geçenlerde kim ne demiş diye ne güzel kayıtlar var 1800 lerden bu yana epey iddialı sözler söylenmiş... “Dün dündür bugün de bugün” ü bize öğreten politikacımız bu sözü de yine bu topraklarda ondan yüzlerce yıl evvel yaşamış konuşmacılardan ödünç almış. Acaba aşağıda andığımız kişilerde aynı söylemde bulunurlar mıydı şimdi?

The Phonograph has no value -Edison 1880 (Fonografın hiç bir değeri yoktur)
Yıllar geçti 78 devir plaklar, 45 devirlik single plaklar, ardından 33 devir longplay, CD ler, DVD ler derken MP3 ve şimdi de I-POD bunlardan en çok kim para yaptı derseniz. Şarkıyı icra edenler mi, saz arkadaşları mı, güfteyi yazanlar mı, besteyi yapanlar mı, kayıt stüdyolarını kiraya verenler mi, toptancılar mı, satış noktaları mı? En büyük kısım dağıtımda kaldı. Evet fonografın katma değeri vardı ve bir çok insan bundan ekmek yedi.

Everything that can be invented has been invented -Patent Bürosu Müdürü 1899 (icat edilebilecek herşey icat edilmiştir)
1900lerden bu yana neler icat oldu diye baktığınızda o dönem hiç olmayan işlerin bile ortaya çıktığını görüyoruz ama temel aynı birileri üretiyor, birileri taşıyor, birileri satıyor birileri tüketiyor. Bu zincirde çok farklı ürünler çıkıyor. 80li yıllarının başında ABD de büyük bir çalkantı vardı, ABD pazarı Japonlara kaybediyor diye. Japon motorları istila etmişti ABD yi Harley çok ama çok zor durumdaydı. Kimi milletvekilleri çift taraflı oynamış ve Harley kaybetmişti. Ama sonrdan büyük bir destek ile Harley yeniden doğdu. Bu sefer varlıklı kesimin motoru oldu. Yazılım endüstrisi geldi ve “stupid money” yine ABD ye aktı.

There is no reason for any individual to have a computer in their home – Ken Olson DEC 1977 (Bireylerin evinde bilgisayar olması için hiç bir neden yoktur)
Bilgisayar artık evleri bırakın ceplerimizde dolaşmaya başladı. Gerçekten onu olması gerektiği gibi kullanıyor muyuz derseniz. Kesinlikle hayır! Lüks tüketim, Excel gibi bir ürünü sadece kerrat cetveli olarak kullanabilen insanların önüne yazılım diye koymak fevkalade bir israftır. Neden? Yok ama pazarlama tüketimi artırmak zorundaydı Ken, bu yüzden de ihtiyacı olmayan ürünleri tüketici aldı, almaya devam edecek. Bu ikna meselesi malumun, altında donu yoktur giymeye tahteravan ile gider gezmeye (aslında daha farklı söylenir ama...)

Internet is another hype, Browser also... -Bill Gates, Microsoft 1994 (Internet bir modadır, browser da öyle)
Netscape in pazardaki büyümesini önce algılamayan Gates bu söyleminden yaklaşık altı ay sonra bambaşka kulvara girdi. Hatta internet explorer’ı işletim sisteminin içine gömerek verdi ve bu yüzden epey kişiyi kızdırdı mahkemelik oldu. Oysa o moda sayesinde dünya birbirleri ile iletişimde ve bundan kazanç sağlayan yine MicroSoft. Internet hayatımızın bir parçası oldu, alışverişden tutun seçimlere kadar birçok işi Internte üzerinde browser yardımı ile yapıyoruz değil mi?

Eh ne demişler büyük lokma ye, büyük söyleme...

Maça Gidiyoruz Maça... Oaklanda...

Maça Gidiyoruz Maça... Oaklanda...
14 Ekim 2004, BABÜRce Zafer BABÜR


Geçtiğimiz ay Raiders in Tampa ile yapacağı maça gittik. Tabii LosAngeles dan Oakland a gitmek için önümüzde üç seçenek vardı ya LAX-SF arasını uçakla gitmek orada araba kiralamak, veya küçük havaalanları arası uçupOakland'dan araba kiralamak ya da LosAngelesdan araba ile Oaklanda gitmek.

LAX international bir havaalanı olduğundan yükü çok fazla, önce biletinizle konfirmasyon alıyorsunuz sonra tekrar kuyruğa girip bavullarınızın içini toza karşı duyarlı sistemden geçiriyorsunuz vs vs. 450 millik bir mesafeyi araba kullanarak geçip sonra da üç saat ayakta maç seyretmek akıllara ziyandır deyip küçük havaalanı seçeneğini seçtik.

Küçük uçakların uçtuğu havaalanları daha kolay, internetten yaptığınız rezervasyon numarasını kiosklarda yazdıktan sonra geçerli bir kredi kartınızı sisteme okutunca sizin "boarding pass" hemen orada basılıyor. Burada da güvenlik kuyruğu mevcut. Kimilerinin boarding pass ınde "xxx" basılı bunlar ayrıca kontrole tabii oluyorlar. Neden onlara "xxx" basıldığını bir türlü anlıyamıyorum. Algorithmayı çıkartmaya çalışıyorum ama nafile...Kemeriniz, ayakkabınız tüm metal mamulleri plastik kutulara koyup geçiyorsunuz. Benim gibi biri için biraz itici durum zira birkaç saniye önce önümdeki adamın ayakkabılarını koyduğu yere ceketimi koymak zorunda kalıyorum ayakkabılarımı bir başka kutuya koyuyorum. Laptop u ise ayrıca çantamdan çıkarıp bir başka kutuya koyuyorum. Neyseki kullandığım filmler 800 ASA nın üzerinde değil. Kadınlar erkekler hepimiz çoraplı ya da çıplak ayaklı olarak taramadan geçiyoruz. Komik bir görüntü tayyör ceketli hanımlar ayaklar çıplak, takım elbiseli beyler ayaklarda çoraplar... Kuyruğa girip uçağa yerleşiyorsunuz. Tabii erken gelen oturur burada geçerli. Hostes olarak çalışan kişi ya yönetim kadrosundan biri ya da bu aralar işsiz kalmış bir yönetici yarı-zamanlı çalışan bir insan görüntüsü veriyor.

Kısa bir yolculuktan sonra varıyoruz Oakland'a. President Club da arabamızı alıyoruz. Arabada satelite radyo mevcut, online help var, arabanın nerede olduğunu merkeze bildiren sistem var. Anında call center ile ilişkiye geçebiliyorsunuz. Benzinin galonunun 2.80 USD civarında olduğu dönemde hala kamyonet ve kamyondan bozma SUV lar highwaylerde cirit atıyor.

Maç biletlerini daha önceden almıştık ama birisi gelmeyince elimizdeki bileti satalım dedik. 100 USD lik bileti 30 USD ye birine verdik. Eh zararın neresinden dönersen kardır değil mi? Oakland stadına girerken de üzerimiz aranıyor biletimiz sahte olup olmadığını sınamak için makinadan geçiyor. Bileklerimize ise bizim bulunduğumuz bölümün kağıttan bileziği geçiriliyor. Böylece dışarıdan kimse bu bölüme ziyaretçi olarak gelemiyor. Maç süresince siparişlerimizi alanlar bize yiyecek taşıyorlar. Yakın plan çekimleri üç noktadan havada asılı bir kamera yapıyor dolayısı ile sanki sahanın içinde bir kamera var ve topla beraber gidiyor. Bunun yanısıra saha kenarındaki sabit kameralar ve troley üzerinde sahaya paralel hızla seyreden elektrikli kamera maçı çok detaylı görmemizi sağlıyor. Maçın başlarında hakemlerin sahaya attığı sarı bayrağa çok siddetli tepki veren izleyiciden ötürü saha kenarındaki VTR ye gelen hakem farklı açılardan olayı izliyor ve Raiders oyuncusunun faul yaptığını tekrar ediyor. Yani "oynat Uğurcum biraz geri al" işini hakem burada daha sahada yapıyor. Birkaç yan hakemin sarı bayrak atışları, ortahakemin faul, goal kararları ve baş hakemlerin uyarıları ile maç Oakland-Raiders ın galibiyeti ile bitiyor. Insanlar dağlılıyor, erkekli kızlı yanyana izlenen maç. Büyük bir çoğunluk içtikleri biradan serhoş durumda... Önüne gelen bağır diyorlar "Raiderssssss" Renkeri mi siyah beyaz...Yollar tıkanıyor tampon tampona trafik...

Trafik ışıkları adaptive sisteme göre çalıştığından ana caddeleri bir an önce uzaktan yönlendirme ile trafiğe açıyorlar.

Güneşli Kaliforniya'dan Sevgilerimle,

8 mm Siyah-Beyaz Film'den MPEG-4 VideoPlayer'a

8 mm Siyah-Beyaz Film'den MPEG-4 VideoPlayer'a
06 Ekim 2004, BABURce Zafer babür



Yıllar önce babamın başlattığı görüntü arşivi siyah beyaz fotoğraflarla başlıyordu. Gelen tanışlara gösterirdi kendi çekip bastığı siyah-beyaz, sepya resimleri... Sonra 60'lı yılların ortalarında 8 mm siyah-beyaz filmlere dönüldü. Artık sunum yapılacak oda karartılıyor ve perdede 3 dakikalık görüntüler vardı. Bilahare bunlar cut-paste (kes-yağıştır) yapılıp daha uzun metrajlı görüntüler oluşturuldu. Sonrasında renkli ve sesli filmlere konu mankeni olmaya başladık. Yıllar geçiyordu ve Betamax, Grundig2000 ve VHS formatlarında kendimizi artık TV setinde seyrediyorduk. Arşiv yer kaplamaya başlamıştı. Sonunda bizim PC'lerdeki görüntü dosyaları olarak saklanmaya başlandılar, VCD sunumlar da DVD sunumlara döndü artık ya PC'de ya da TV setinde olabiliyorduk. Bundan sonra ise bizim hayaller görüntü kutularında yerlerini alacaklar. Avuç içi büyüklükte üzerinde LCD ekranı ve mini mini hoparlörü olan gerektiğinde devasa projektöre kablosuz bağlanıp görüntü kaynağı olabilecek görüntü depoları...

MPEG-4 2000 yılında oluşturulan bir standard MP3'ün görüntüdeki kardeşi diye tanımlamak belki daha kolay tanımı. Seçime bağlı olarak değişen farklı veri hızları için dosya sıkıştırma teknikleri kullanan bir yöntem olan MPEG-4 kullanıcıya kaliteden ne kadar ödün vermek istediğinin seçimini yaptırabiliyor. Dolayısıyla "ne kadar ekmek o kadar köfte" mantığında çalışıyor.

MPEG-4'ün ürettiği resim kalitesi ise MPEG-2'den hayli üstün. Tabii bununla beraber artık video players ve camcorder'ların çektikleri filmleri içinde tutan bir nevi jukebox haline gelecekler. JVC'yi pazarlayan VESTEL acaba bu tip ürünleri de tasarlıyor mudur? Bunun bir anlamı eskinin 3 dakikalık 8 mm'lik filmleri gibi makineler yerine çektiğiniz görüntüleri kendi içindeki sabit diskte saklayan ve gerektiğinde istenilen formatta oynatabilen makinelerin piyasayı saracağı. Artık o Hi-8 filmleri de VHS formatlı kayıtları da göremeyeceğiz. Hatta bu kameraların bir kısmı flash disklerde (şimdilik sadece dakikalık görüntü, saatlik değil) görüntüleri saklamamıza olanak verecekler böylece yerden inanılmaz tasarruf sağlayacağız. Yalnız cihazlar bluetooth ile çalışırsa havadan gelecek virüslere karşı ne yapacağız? Düşünün kablosuz olarak TV setine bağladığınız ve filmlerinizi seyrederken makinenize bulaşan bir virüs ve anılarınız bir anda yok oluveriyor...

Monday, May 22, 2006

Bir Milyon USD

1 milyon USD, hem de Nakit...
Köşe Yazıları ( 20 Eylül 2004 - 01:43:00 )

Zafer BABÜR



Kim istemez ki bütün yapacağınız iş Los Angeles –Las Vegas arasında belirlenen düzergah ve zaman diliminde araç sürmeyi? Hele bir de birinci gelirseniz kazanacağınız para 1 milyon USD ise. Bu proje DARPA, ABD Savunma Bakanlığındaki araştırma fonu bütçesinden destekleniyor, amacı askeri araçları insansız olarak düşman topraklarda kullanmak. Bunun için kullanılacak sistemlerde belirlenmiş gibi RF, Laser, Görüntü, Konum Tabanlı Bilgi teknolojileri.

Bir devlet sırrı gibi gizli tutulan California-Nevada arasındaki çöl güzergahı yarışmanın son günü açıklandı. Yarışmaya farklı çeşit otonom araç katıldı. Bu araçların arasında golf arabasından tutun da tonluk askeri araca, iki tekerlikli motorsiklete kadar değişik araçlar mevcuttu. Hepsinin ortak yanı ise sürücüsüz ve en ileri teknolojilerle donatılmış olması idi. Bu araçları yapanların arasında her türlü mühendis ve üniversite fonları, hatta ABD de çalışan bir Türk öğretim görevlisi de vardı (keşke projesini Türkiye-Irak arasında daha fazla can kaybı olmadan pratik olarak uygulayabilsek!)

Bu yarışta yeralmak için başvuran 106 adaydan, önelemede önce 25 daha sonra 19 a inen adayların arasından sadece 6 tanesi kalite kontrol testlerinden geçebildi. Sonunda Mojave Desert (Mohavi çölü)’ü yarışı katılımcıları Barstow, Kaliforniya’da yerlerini aldılar. Bu yarışta Kaliforniya doğal hayatı koruma birimlerinin kurallarına harfiyen uyuldu. Faunaya hiç bir şekilde zarar verilmedi. Araçlar birbirine düşmanca mücadeleye girmedi. Öte yandan yarışmanın sonunda hedef 320km yi tamamlayabilen herhangi bir araç olamadı. En uzun gidebilen araç ise 12 km yapabildi. Yarışmanın galibi olamadı dolayısı ile nakit paranın da... Yalnız bu yarışdan birçok fikir çıktı, üniversiteler eksiklerini gördüler DARPA projeyi 2007 ye kadar devam ettireceğini ve önümüzdeki sene ödülün 2 milyon USD olacağını açıkladı.

Bundan yaklaşık iki dekat öncesinde USA’da PhD yapan Türk öğrencilerden bir arkadaşımızın projesi “object recognition”nın farklı bir uygulaması idi. Bu sayede pilotsuz uçak etrafındaki nesneleri tanıyacak buna göre uçusunu/inişini/taaruzunu yönlendirecekti. Arkadaşımız PhD sini tamamladı, Türkiyeye döndü mühendislik fakültelerimizden birinde öğretim görevlisi olarak başladı sanırım devam etmedi o konulara...

Acaba bizde de var mıdır? Insansız teknoloji üzerine çalışanlar? Acaba bizde de var mıdır robot teknolojileri üzerine yarışmalara katılan lise öğrencilerimiz? (Geçtiğimiz sene bir öğrenciye basit robot yapmasını öğrettim, o da bununla TÜBİTAK projesine katıldı. Şimdi ise ODTU EE de okuyor)

102X

102X HERTZ
102X Hertz...
Köşe Yazıları ( 25 Ağustos 2004 - 18:09:00 )

Zafer BABÜR



Merhaba,
Burasi 1022Hz 'den kendi evrenine yayın yapan Zafer BABÜR'ün radyo istasyonu. Alıcılarınızı ayarlayın yayın buradan devam ediyor.


İnsan beyninin yaydığı radyasyon miktarını bilirsiniz büyük olasılıkla. Magnetic dalgaların nelere kadir olduğunu da belki. Saç kurutma makinasından, floresan lambaya, bilgisayar ekranından, microdalga fırına heryerde radyasyon yolu ile ışıma ve yayılma var. Bunların yaydığı dalga boylarının büyüklükleri insan beyniyle kıyaslandığında çok büyük tabii.


77 yılıydı sanırım lise edebiyat öğretmenim Karamanlıoğlu ile bir ders arasında tartışıyordum. Yakın gelecekte karşımızdaki insanın ne düşündüğünü görebileceğiz bu sayede edebiyat farklı bir biçim alacak, artık tek yönlü yöntemi ile değil biraz daha etkin biçimlenecek düşün ve buna bağlı olarak yazım dünyamız diyordum. O ise bunun çok tehlikeli olacağını insanlık için pek hayırlı olmayacak işler üzerinde kafa yormamamızı tavsiye ediyordu.


Yıllar geçti piyasalarda iş yaparken karşımdaki kişi ile pazarlık yaparken onların yaydığı dalgaları da bir yandan analiz etmeye çalıştım. Hani derler ya yıldızımız barışmadı, altıncı his, hiss-i kablel vuku vs çok doğru bunlar. Çünkü siz bir başkası ile iletişim halinde iken sadece sözcüklerle değil beyninizin yaydığı radyasyon ile de iletişim halindesiniz ve kimi vücutlardaki mevcut transducerlar bu yayılan dalga boyundan düşüncelerinizi elde edebiliyor ve deşifre edebiliyor. Yani ağzınız Z derken aklınızın A dediğini anlıyorlar.


Şimdilerde Kaliforniyada medikal alanda çok iyi bilinen bir arkadaşım ile üzerinde tartıştığımız konu beyin dalgalarını havada yakalayabilmek, malum kafatasına iliştirilen iletkenler sayesinde beyin haritaları çıkartılıyor ama bunun için kişinin o alete bağlı kalmasını gerekli kılıyor. Oysa ki bir el cihazının önüne geçen kişi yeteri kadar uzaklıkta ise bu dalga boylarını yakalayabilir, gerektiğinde bunu yükseltebilir ve bu yayını dünya üzerinde bir başka noktaya kolaylıkla gönderebilir. Anadili Urduca olan ama Türkçe bilen sevdiğinize "Seni seviyorum"u Türkçe söylemek yerine bunu beyin dalgaları ile göndermenin etkisini hayal edebiliyor musunuz? Çok robotik mi geldi? O zaman size bir chip koyup beyinden aldığı Hz seviyesindeki kapsama alanı birkaç metre olan yayın devrelerini deri altına koyalım hem alıcı hem verici olarak çalışacak bu aletler sayesinde dil konusunda hiç bir probleminiz kalmasın ne dersiniz?


Bunun bir adım ötesini toplantılarda düşünüyorum, Erol Bey toplantıda yine Ömer Beye kızmış elindeki kül tablasını atmaya hazırlanıyor. Ama o an toplantıda olan Babür ün elindeki alıcı-verici aslında bu öfkenin yalan olduğunu görebiliyor. Ya da double-ajanlar ile olan toplantıda...


Ya düşüncesini düşünce seviyesinde saklayabilen beyinler olabilir mi? Yani bir toplantıya girmeden önce kendini şartlayan ve toplantıdan sonra yine eski haline gelmesini sağlayacak beyinler... Elbette mümkün zira zaman ayarlı programları düşünün nasıl ki zamanı gelince görevi ifa ediyorlar, bazı portları kapatıp bazı portları açıyorlar. Düşünce sistemine göre de bunları yapabilirsiniz.


Peki ya bunları dört ayaklı dostlarımız ile paylaşırsak, bir yunus ya da Bagdat güvercini bizim için bir casus haline dönüşebilir mi? Hayvanların dilini konuşan insanlar vardır hani, Tarzan gibi. Bunu da dalga boyu ile yapabiliriz değil mi?


Alibaba ve Kırkharamiler masalını hatırlarsınız değil mi? Açıl susam açıl deyince koca dağ kapılar açılırmış o zamanlar bize hayal gelirdi ama oldu. Küçük kızımın dilinde bir şarkı yanıbaşımda söylüyor "Bir Aslan miyav dedi/Kediden korktu fare/Kedi pırrr uçuverdi/Yalan mı, tuhaf mı, yoksa inanmadın mı?"


Kalın Sağlıcakla

Wednesday, May 17, 2006

Cep Yalanlarina Kilif

Cep yalanlarına kılıf...
14 Eylül 2004, 102X, Zafer BABÜR

Geçenlerde gördüm. Adam kendi resmini güya çekip karısına gönderiyor, bak vallahi buradayım diye. Tabii daha önce çektiği fotoğrafı bellekten alıyor. Karısı hala kızgın ama sabah çıkarken bu gömlek yoktu üzerinde... Ya telefonunda fotoğraf makinesi olmayanlar ne yapsın onlar içinde bir çözüm geliştirmişler; arka planda ses...Romanya'da faaliyet gösteren Simeda adlı firma, başta eşini aldatanlar olmak üzere cep telefonuyla yaptığı görüşmelerde sıkça yalana başvurmak zorunda kalanların kullanabilecekleri bir efekt sistemi geliştirdi. Simeda'nın ''The SoundCover'' adıyla satışa çıkardığı programın bir anlamda eşini aldatan ya da işyerine yalan söyleyen kişilerin ''müttefiki'' olacağı, görüşmenin fonuna söylenen yalana uygun gürültüler döşeyerek inandırıcılığı artıracağı belirtiliyor. Yalan söyleyen kişinin görüşmeye başlamadan önce fona ''tren gürültüsü'' yerleştirip, ''su anda trendeyim'' diyebileceği ya da bir fabrikanın uğultulu ortamına uygun gürültüler eşliğinde ''hala fabrikada çalışıyorum'' diyebileceği kaydediliyor. Aynı şekilde ''trafikte takıldım yol çalışması var'' derken, bir asfalt delicisinin çıkardığı seslerin ya da dişçideyim derken buna uygun gürültülerin de fona yerleştirilebileceği sistem, 9 ayrı efektten oluşuyor. Bunlar arasında görüşmenin yapıldığı telefonun dışındaki bir başka telefonun çaldığına dair bir efektin de bulunduğuna dikkati çeken Simeda firması, ''sizi arayan kişi konuşmayı çok seviyorsa bu efekti kullanıp, 'kusura bakma diğer telefon çalıyor' deyip ondan kurtulabilirsiniz'' diyerek ürününün reklamını yapıyor. İngiltere'de 10 sterlin (yaklaşık 25 milyon TL) fiyatla satışa çıkarılan sistemin, Nokia'nın hemen hemen bütün modellerine uygun olduğu belirtiliyor. Ne kadar da abarttılar dememe kalmadı, bu sefer de fondaki gürültünün ya da sesin gerçek mi, yoksa bir şirketin yayını mı, olup olmadığını anlayan yazılım geliştirmişler haberini okudum. Haber gerçek mi diye araştırdım evet onların da bir web sitesi var... Sözün kısası bu cep telefonu hayatımızın en ince noktalarına doğru girmeye başladı. Hadi hayırlısı...